Aidiyet/Özgürlük

By

Özgür olmakla ait olmak arasında sıkışıp kalan ikisini de hakkıyla yerine getiremeyen; hakkını veremeyen özgür olsa ait olamayan ait olsa özgür olamayan sonunda ikisinden de vazgeçip rüzgâr nereden eserse oraya savrulmayı kabul eden; bazen de tam tersine uyumsuz bir şekilde, Don Kişot misali yel Değirmenler’ine karşı savaşarak rüzgâr sağdan eserse soldan gitmeye; soldan eserse göğsünü siper edip habire sağa gitmeye çalışan, akıntıya karşı kürek çeken; hayat özgür olmayı bahşettiğinde ait olmayı; ait olmayı reva gördüğünde ise özgür olmayı seçen bir takım insanlarız. Biz mi seçiyoruz, kader mi bize dayatıyor? Ne kadarı bizle, ne kadarı kaderle ilgili? Kader bizi ne kadar zorluyor, biz kaderi ne kadar zorluyoruz; çok da muamma değil aslında. İnsan kendine baktığında kendini değerlendirebiliyor. Önemli olan gördüğünü kabullenip, gerçekten ne istediğine göre davranabilmek. Değişimi, değişimin vereceği acıyı sancıyı, yeni doğuracağı senin iyisiyle kötüsüyle nasıl bir insan olacağını kabullenebilmeyi becerebilmek ve tüm riskleri göze alıp o kişiyi yıllardır yaşadığı karanlık mağaradan aydınlık gökyüzüne bakabileceği pırıl pırıl gün yüzüne çıkarabilmek.

Gözlerin başta kör olurcasına kamaşacak, kendini belki yıllardır giydiğin o seni sıkan elbiseden kurtaracaksın ya da çırılçıplak kalmış gibi hissedeceksin, utanacaksın. Ama tüm bunları göze almak gerekiyor. Tüm bunları göze alıp cesaretle, insanlığa yakışır bir şekilde yeni kıyafetlerinle, seni rahat ettiren ve güzel kıyafetlerinle devam edebilmek. Gerekirse çıplak devam edebilmek. Herkes çıplak değil mi sonuçta böyle baktığında? Doğduğumuzda çıplak doğuyoruz. Genelde beyaz bir çarşafa sarılıyoruz. Ölüp, gömülürken de aslında çıplak oluyoruz ve yine beyaz bir çarşafa sarılıyoruz. Arada geçen süre boyunca ne giydiğin, ne yediğin, ne içtiğin değil de neyi gördüğün, nasıl gördüğün; karanlıklara mı yoksa aydınlıklara mı baktın yoksa sadece olduğun yer her neredeyse oraya çiçekler ekip sulayıp büyüttün mü; belki de mesele bu olmalı.

Hani bazen dost meclislerinde konuşulur ya ‘bize rahatlık mı batıyor; nedir bizim derdimiz?’ filan gibi. Bu konuyla ilgili bir arkadaşım şöyle demişti: “Yarın bana milli piyango çıksa büyük ihtimalle panik atak krizi geçirir ve asla çıkmasını istemezdim.” Yine başka bir arkadaşım, mutsuz evliliğini bitirmek istiyordu ama bir türlü cesaret edemiyordu. “Ya hayatım altüst olursa?” diyordu ve bizden yaşça büyük bir arkadaşımız ona şöyle demişti: “Hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını nereden biliyorsun?” Hiçbirimiz alıştığımız düzenin bozulmasını istemeyiz. Alışkanlıklarımızdan vazgeçmek yerine bazen küflü, bozuk, yanlış bir düzenin içinde kalmayı tercih ederiz. Kendimizi bazen yalnızlığa, bazen mutlu etmeyen birlikteliklere, düzenlere mahkum ederiz. Konformist yanımız çoğunlukla güvenli alandan ayrılmak istemez. O yüzden de genelde sürüler halinde yaşamayı tercih ederiz. Bize biçilen rolleri oynamaya gönüllü ya da gönülsüz devam ederek hayatımızı sürdürürüz. Bazen bunalırız, çıkmak isteriz bu girdaptan ama yine de bize sağlanan rahat ettirici unsurlar ağır basar ve kendi karanlığımızla yüzleşmek yerine ya da zoru seçip özgürlüğü elde etmek için savaşmak yerine hep başkalarının bize ya da hayatın bize sağladığı faydalardan nemalanmayı tercih ederiz. İnsan çoğu zaman kendi mutluluğunu baltalıyor. İnsan bir çok zaman aslında kendi içindeki çelişkileri ve hesaplaşmaları başkalarının üzerinden yürütüp çözmeye çalışıyor.

Bu tıpkı filmler, diziler ya da -muhtemelen çoğunun kurmaca olduğu- reality show, yetenek yarışmaları ya da hayatta kalma yarışmaları gibi insanların yeteneklerini sergilediği yarışmalara takılıp, devamlı seyirci olarak izleyen; kendini o insan üzerinden anlamaya çalışan bir insanın yanılgısı gibi gelmiyor mu size de?

Posted In ,

Bir Cevap Yazın

Felicetue sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin