Cemil vaar.. Cemil var..

Üstteki Cemil abimizi bizim kuşak bilir. 1989 yılında çekimlerine başlanan, Bizimkiler dizisinden, Sevim hanımın eşi, alkoliklik sınırında; hatta öyle de denebilir, mahallenin boş boğazı, gelene gidene şom ağzını açan, biraz çişten ama temiz bir abimiz. En sık kullandığı replik ‘benim adım Cemil :)’ Balkondan aşağıya sepet sallandırıp, bira alan, karısından zılgıtı yiyince hemen pısıp kalan, faydasız ama minnoş abimiz.
O yılların İstanbul’unda orta düzey ailelerin yaşadığı bir semtte geçiyor. Tipik apartman hayatı. Tipik komşular. Çoğunlukla aile. Tek bekar, ‘katil’ lakaplı Yavuz. O da belalı ama iyi niyetli; epey agresif, kimseye salça olmayan bir tipleme.
Alttaki ise 1982 yapımı, İffet adlı filmin başrol oyuncusu Cemil. “Cemil the Dümb.k” de diyebilirsiniz 🙂 Başrol oyuncusu, zavallı Müjde Ar’ın sevdiceği. Gel gör ki, klasik Türk ailesi, daha banliyo bir çevre, baskıcı baba ve tek kurtuluş yolu olarak evlenmekten başka seçenek tanınmamış bir genç kız. Fitne mahalleli kadınlar. Ne yazık ki birçok kadının tek yazgısı olan Ünzileliğin biraz şehirleşmiş hali var kızcağızımızda. Ee tabi mahallenin bıçkın delikanlısı taksici Cemil, iki kur yapınca gönlünü kaptırıyor ve kul köle oluyor. Cemil p.çin teki tabi. Aslında çok da ‘namusumsun’ vibe ı vermemesine rağmen, saf salak ve çaresiz olan kızımız hep bir boş umut taşıyor içinde. Gizli gizli buluşuyor Cemil’le. G.t lalesi Cemil’in niyeti malumunuz. Nitekim, ilk fırsatta bir puntuna getirip- sarkastiklere malzeme verecek cinsten- tecavüz ediyor kıza. Sonrası daha acınaklı, kızcağız çaresizlikten ve sevdiği adamdan beklemediği bu davranış karşısında boyun eğiyor ve adamın boş vaatlerine kanıp sonunda, ihanetin alasını yaşıyor. Boş hayaller peşinde koşmanın, gerçeği kabullenememenin bedelini ağır ödüyor. Cemil, mahallenin zengini teyzenin kızıyla, lüks bir araba karşılığı nişanlanıyor. İffet’e tekmeyi basıyor. İffet’in babası kızı uluorta dövüyor. Dayak yerken bile Cemil’i sayıklayan kızcağız, evlatlıktan reddediliyor. O buhranla intihar etmeye kalkıyor ama son anda içine intikam ateşi düşüyor ve teyzesine sığınıyor.
Sonrasında, film sektöründe kallavi bir yer ediniyor kendine ve bir sürü ‘bedel ödeyip’ -meşhur ediliyor-. Bir gün Cemil’i çalıştığı duraktan, çağırtıyor ve karşısına Demet olarak çıkıyor. Orada intikamı başlıyor. Cemil’i köpeği yapıyor. Tabi Cemil omurgalı bir şerefsiz olduğu için meşhur repliğini söylüyor:
-‘Kimsenin köpeği olmam, benim adım Cemil.’
Halbuki, müstakbel kayınvalidesinden aldığı rüşvet araba karşılığında, kendini satılmış ve ezilmiş hissetmiyor. Çünkü orada ‘ağam paşamsın’ deniyor; ‘erkeklik onuru’yla oynanmıyor. Kendi zaten olmadığı için kendini sattığının ayrımında değil. Fakat Demet (İffet) si.ko Cemil’i sabret filan oyalamalarıyla ‘gavat’ yerine koyuyor. Lakin bencil Cemil’e tam da hak ettiği rol bile ağır geliyor.
Velhasılı bir şekilde yine İffet’in (Demet) kanına giriyor. Çünkü İffet hakikaten seviyor Cemil’i. Bu arada Demet’in ‘dostunu’ da ayakta uyutuyorlar. Demet, Cemil’i dize getirmek için her türlü manipulatif oyunu oynuyor ve bir şekilde sevgi-nefret çatışıyor ve aşk kazanıyor. İffet, yeniden güveniyor Cemil’e.
Ne yazık ki ‘huylu huyundan vazgeçmez’ savı yine doğrulanıyor filmde ve Cemil bu kez de iffetin kız kardeşine tecavüz ediyor. Yine sorumluluğu karşıya yıkan benzer bir gerekçeyle. Zamanında İffet’e:
“Özür dilerim, çok güzeldin dayanamadım.” diyen Cemil;
Bu kez ‘baldız’ baldan tatlıdır diye düşünmüş olsa gerek tecavüzü için yine ablaya olan açıklamada:
“İstiyor gibi davrandı. O başlattı..’ gibi şeyler söylüyor. ‘Utanmasa’? (Öyle bir yetisi var mı bilmiyorum, muhtemelen yoktur ve geri zekalı olduğundan aklına gelmemiştir o an) ‘o bana tecavüz etti.’ diyecek. Ee artık nihayet Müjde ablamız basıyor tetiğe, o mis gibi masmavi havuza düşüyor Cemil’in leşi. Havuzu bile bokluyor yani.
Yahu arkadaş böyle insanları neden hadım etmeyiz ya da azaltıcı bir şeyler.. Karıya kıza, hatta çoluğa çocuğa, hayvana hallenen, zarar veren insanlar yüzünden; masum insanlar zarar görüyor. Hatta bu işlerle hiç alakası olmayan vicdanlı insanlar bile kendinden şüphe duyuyor. Yakınlaşamıyor kimseyle acaba bende de bir b.kluk var mıdır ya da karşıdakinden bi şey geçer mi bana diye.
Pandemiyle de birlikte iyice bellediğimiz o sosyal mesafe de iyice kafamızı karıştırır oldu. Kim kime ne fanteziyle niye bakıyor, dokunuyor anlayamaz olduk. En ufak bir dostluk emaresi göstersen karşı taraf bunu farklı yorumlayabiliyor. Sonunda ‘sen umut verdin’ filan denilebiliyor. Oldu olacak kurun bizi robot gibi, istediğiniz programı yükleyin, Fatma Girik filmindeki gibi. Bu nedir arkadaş? Hepimizin ayarlarıyla oynanmış; dünya kocaman, açık tımarhane gibi bir yer olmuş. Ama doğru; dişi köpek kuyruk meselesi, yine yapana değil yaptırana bak egomanyası. Nedir bunun sınırı, standartı söyleyin de bilelim. Oyunun kuralı yok, oyun tamamen kişilerin keyfine kalmış ve hatta tamam onun kuralına göre oynayalım bile desen pat diye ‘yok öyle değildi’ ya da ‘ben kuralı değiştirdim’ ya da ‘sen yanlış anlamışsın’ gibi argümanlarla mızıkçılık yapılıyor. Oyunbozanlık, hainlik, hile hurda dolap, dümen, arkadan iş çevirme hatta sırttan bıçaklama gırla.
Bir de obsesifsen s.çtın. Senin için hassas bir konu varsa, kendini o konunun katili olarak da görebilirsin. Misal, Allah’a karşı çok sadık bir kul olmayı seçmiş bir imamın, bu konunun kendisi için çok büyük bir önem teşkil etmesinden ötürü, ters çalışan bilişsel mekanizmayla, ‘ya Allah’a küfredersem’ diye kendinden şüpheye düşmesi ve bu olasılığın bile onun hayattan elini eteğini çekmesine sebep olması gibi. Ya da yasak aşk konusunda çok temiz vicdanlı bir insanın, yine aşırı değer vermesi sonucu bu mevzuya, bu konuya dikkat kesilmesi ve tüm odağını kendini anlamaya adaması. Örneğin, ‘ya eşimin arkadaşına bir şey hissedersem korkusu.’ Hatta o parasempatik sinir gerilimiyle, o kişiyi görünce kalbinin hızla çarpmasını bile ‘ah işte aşığım, kalbim de çarpıyor. Lanet olsun berbat bir insanım’ gibi yorumlayıp, intihar etmesi. Böyle vakalar çok. Aşırı hassasiyet ters tepebiliyor.
Little Children filminde mesela pedofili hastası bir adamı terapide cinsel iktidarını azaltıp, halkın arasına salıyorlardı ama halk yine de onu karantinaya alıyordu. Hatta, yasak aşk yaşayan Kate Winsl.t ve sevgilisi, ahlaki modernlik olgunluğuyla, insanların bu tepkisini gaddarca buluyorlardı, ikisinin de kendi çocukları o toplulukta olmasına rağmen..
Şimdi o film de ayrıca analiz edilebilir aslında. Toplumdan çok kesit ve çıkarılacak ortaklıklar var orada da.
Yeniden Cemil lere dönecek olursak, Cemil var, Cemil var..
O yılların fakir Türkiye’sinde-gerçi şimdi fasfakiriz de-..fabrika kızı şarkısı geliyor aklıma:
“Bir evi olsun ister,
Bir de içmeyen kocası,
Tanrı ne verirse geçinir gider,
Yeter ki mutlu olsun yuvası..” ndaki fabrika kızı Sevim bile, İffet’in yanında ‘ne çok şey istemiş’ denilebilir.
Sevimler belki sosyo-ekonomik olarak bir üst segment olabilir ama maddiyat anlamında, onlar da çok dar boğazda ve Cemil’in (minnoş) içkiye harcadığı paraya ihtiyaçları var. Ama tabi sosyal çevre, baskı, anlayışsız, despot baba, kurtuluşu ancak evlilikte gören, otu boku romantize etmek zorunda kalan genç kız şablonundan daha gelişmiş bir kafa yapısı ve çevre var.
Burada şunu da söylemekte fayda görüyorum: 40 yıl önceden bahsediyoruz. Şimdilerde vaziyetler pek mi farklı? Yani elbise değiştirse de yine maskeli balo devam. Söylenecek yazılacak çok fazla sosyolojik, psikolojik tespit var.
Mesela şu: İffet filmiyle ilgili, insanlar, bunu tecavüz olarak yorumlayanlar ya da sadece bir cinsel oyun gibi görenler var. Başka filmlerle kıyaslayıp, o zaman şu filmdeki bu sahneye ‘gavurlar’ tecavüz demiyor da, bizim kamufle edilmiş cinsel dürtülü halkımız buna tecavüz diyor gibi.. sözde aydın ama muhtemelen diğer uçtaki sapkınlardan olanlar..
Irreversible (Dönüşü Yok) üzerinden yorumlayanlar var mesela. Tecavüzün dakikası üzerinden kıyaslama yaparak, diğerini meşrulaştıran. ‘68 Avrupa cinsel devrimi ve bizim Türkiye’ye gelişi.. aç halkın doyurulması.. Son zamanlar popüler olan Masumiyet müzesinde de bundan bahsediliyor.
Hatta, İffet filminin başrol oyuncusu Faruk Peker bu konuyla ilgili o sahnenin tecavüz değil, Cemil’in fantezisi olduğunu dile getirdiği bir röportaj vermiş. Gerekçe olarak da, Müjde Ar’ın : ‘Ben bambaşka bir şekilde hayal ediyordum.’ söylemini malzeme yapıyor ve onun da istediğini savunuyor. Sanırım kendinin kafası da Cemil’inkinden farklı çalışmıyor ya da o camianın insanları biraz değişik; bir madde etkisi altındayken söylediyse, o kısımlar benim uzmanlık alanıma girmiyor.
Bu arada şunun da altını çizmek gerek. Filmin orijinalinde, halka hangisi izletildi bilmiyorum ama, o sahneyle ilgili farklı kaynaklarda farklı sahneler var. Youtu.e gibi hemen ulaşılan yerlerde fazla detaya girmeyen bir sahne varken (https://www.haberturk.com/video/haber/izle/mujde-arli-iffet/54331) sitesinde cok daha hunharca çekilmiş bir versiyonunu izleyebilirsiniz. En masum haliyle bile, hile hurda ve kişiyi etkisiz hale getirip, gücünü, kontrolünü, kendini koruma yetisini elinden almak kaydıyla, o an, o şekilde rızası olmayan bir eylem aracılığıyla kişinin sınırlarını ciddi şekilde ihlal etmek dünyanın her yerinde tecavüzdür, tacizdir, sınır ihlalidir, suçtur, cezası gerekir. (Net ve nokta). değil dünyadakiler uzaylılar bile bunu bilir bunu söyler 🙂 İnanmıyorsanız Mustafa Topaloğlu’na sorun :))
Hele bir de tanıyıp bildiğin, daha da dokunaklısı sevip, güvendiğin insan tarafından bu muameleye uğramak çok yıkıcı olsa gerek, tazmini var mıdır? Sanmam. Zaten İstanbul sözleşmesi gibi duruşlar nedense çok rahatsız etti bazılarını, bu durum bile tüm bu soruları yanıtlıyor müstesna yurdumuzda. Dünyanın birçok yerinde de maalesef mağdurun hatası olarak gösteriliyor; kuyruk meselesine bağlanıyor; aptal saptal gerekçelerle mağdurun üstüne yıkılıyor ya da daha gelişmişse sistem -belki en iyisi- cezai indirimler uygulanıyor. O da zaten göz boyama; 3 gün sonra verilen ceza da iptal; aramızda yaşamaya ve birçok başka canı yakmaya, başka canları katletmeye devam etmek üzere; ellerini kollarını sallaya sallaya berat edip katilliklerine devam ediyorlar. Olan ölene, mağdura oluyor ve üstüne bir de suçlu bile çıkarılabiliyorlar.
Film noirlerdeki assault minnoş kalıyor. Yout.be versiyonunda sadece aşağılama, pusu kurma ve zaten aciz olan kadının komik gibi resmedilip daha da aciz duruma düşürüldüğü bir tema varken, uzun versiyonunda ☝️epey bağırmalı çağırmalı (köpekler kemik yerken çıkardıkları sesli) bir sahne var. (Kusura bakmayın süre tutamadım.)
Kartal Tibet filmi çekerken, 50 yıl konuşulacağını vaat etmiş bu sahnenin. Nitekim öngörüsü güçlüymüş, hala konuşuluyor. Hatta 2011 yapımı aynı adı taşıyan dizisi de mevcut. (https://m.sinemalar.com/mobileweb/movieCast/123900)
2018 yapımı Şahsiyet dizisinde bir sahnede; ‘Müjde Ar, 36 yıl sonra İffet’in intikamını alıyor.’ türünden yorumlar yaptıran bir sahne bile çekiliyor. (https://onedio.com/haber/36-yil-sonra-gelen-intikam-mujde-ar-iffet-in-intikamini-sahsiyet-dizisinde-aldi-822570) Asıl komik olan bu belki de 🙂 Beyler ne der bu yoruma bilmem 🙂
Aslında duruma ve aradan geçen onca yıla rağmen hala yapılan yorumlar, gevezelikler üzerinden bakacak olursak; vaziyet pek de değişmiyor. Birilerinin acısı, diğerlerine bal oluyor. Birileri hep birilerinin üzerinden prim yapmaya çalışıyor. Alıcılar, satıcılar değişiyor; hatta ticaretin metası ya da malın bedeli de öyle ama olan hep garibana, acize oluyor. Sırf bu yüzden bile pozitif ayrımcılık olmalı belki de. Çünkü şartlar eşit değil. Eşitlik değil ama denklik için en azından. Tıpkı ortaokul çocuklarının zorbalıkları gibi, yetişkinler de farklı şekilde zorbalayabiliyorlar birbirlerini; eşit şartlarda değillerse. Hele bir de kendi zorbalanmış ve hesabını soramamış, o defteri kapatamamış birine denk gelirseniz vay halinize. Oradan alamadığı intikamı, bitiremediği hesaplaşmayı en ufak bir güç geçtiğinde eline, sizden almaya ya da sizinle o hesabı görmeye kalkabiliyor.
Bir yandan da ‘yeterince iyi bakarsanız, insanlığın tüm hallerini kendinizde görebilirsiniz’ savını de savunan biriyim. Yani amacım, kimseyi yaftalamak, yargılamak, siyah beyaz sınırlar çekmek değil. Elbette, Cemil’e baksak kimbilir neler geçmiştir başından. Gülseren Budayıcıoğlu çok resmeder bunu. Hatta ekrana uyarlanan Kırmızı Oda serilerinde de sık sık karşımıza çıkar, ana kahramanın katilliğini hoş görebileceğimiz, onu anlayıp, ‘haa tamam’ diyebileceğimiz birçok anlatı. Kurbanın içine biraz su serptirecek cinsten. Ama bu sınırlı bir empati duymanın ötesine geçmemeli belki de. Onun yerine kendimizi koyup; onu anlamakla, o olmayı karıştırmamalıyız. Yani anlamak, hatta affetmek; onaylamak ya da meşrulaştırmak olmamalı.
Ne yazık ki, işlenen suçların kişinin yanına kaldığı, adaletin tecelli etmediği, milletin de tecelli ettirecek mercilere zerre güveni kalmadığından, güçlü olan kendi hukuk sistemini kurmuş ve kendi teşkilatıyla kesiyor cezayı ya da zaten ‘yapanın yanına kar kalıyor, cezası da yok’a inanlar; İlah-i adalet’e de güvenmediklerinden, vicdan mekanızması dinamikleri de kişide hiç gelişmemişse kendiler de basıyor kırbacı. Tıpkı Kemal Sunal’ın Güllüşah ile olan filmindeki şımarık, egoist, sadist, şişko ve zengin veletin, Kemal Sunal’ın can yoldaşı eşeği Kadife’yi satın alma hayalindeki gibi. Ne diyordu o replikte: ‘basacam parayı, vuracam kırbacı, ahahahaödöföçö.’
Hepimiz dönem dönem hatalar yaparız. Bile isteye ya da bilmeden birilerini az ya da çok incitmiş olabiliriz. Ama insan neden hatasını anlayıp, düzeltmek, telafi etmek yerine; gerçekleri çarptıp, suçu başkasına atar? Neden hep bahanelerin, gerekçelerin arkasına sığınır?
Burada da en çok Sonya ve Raskolnikov geliyor aklıma. Sonya’nın durumu ve yozlaşmakta olan Raskolnikov’u yeniden vicdanıyla yüzleştirip, hayata ve özüne döndürmesi.
Şu popüler kültürümüze büyük malzeme sağlayan ‘çocukluk travmaları sorunsalı’ mesela. Şöyle sokak yazıları da görmüşsünüzdür: “Senin travmaların yok, göts.n.”
Saba Tümer’le yapılan bir röportajda, “10-20 yıl önce böyle ‘ghostlayan’ adamlar yok muydu?” diye sorulduğunda; “elbette vardı, ghost değil de, şerefsiz diyorduk o zamanlar’ dediği gibi… her şeyi ne kadar da yumuşattık.
Ama yine ben de gerekçe arayım madem. Aklamak gibi değil ama bir neden olarak kayda geçsin. Böyle işlevsiz hatta ‘toksik’ aile yapılarını görüp duydukça, bizlerin de sevgiye, emeğe, birlik beraberliğe olan güvenimiz sarsıldı. Ve belki de böylelikle toplumun çekirdeği denilen aile müessesesine olan inancımızı yitirip, yollara döküldük, kervan yolda düzülür misali, ya yaşa/ma/dıklarımızdan destur alıp lut kavmi gibi birbirimizi kazıklıyoruz! (düdüklü tencere demek istemedim, anladınız siz) ya da penguen misali aldık başımızı dağlara çıktık. Bir şekilde kendimizden, özümüzden, insanlığımızdan uzaklaştık.
Ne olacak, nereye gidecek? Daha ne kadar dayanırız bilmiyorum. Yakıtlar ve kaynaklar azalıyor, umutlar yitiyor. Hep olduğu gibi zayıf (vicdan sahibi, iyi niyetli, merhametli, dürüst) olanlar eziliyor. Ne yazık ki bunlar artık zayıflık olarak görünüyor. Burada da Yeşil Yol’daki John Coffey geliyor hep aklıma. Üstün yetenekleri ve ruhani gücünden ötürü, anormal davranışları kötüye çekiliyor ve toplumun dışlamasına maruz kalıyor. Hatta merhameti, bir caninin işlediği suçun kendi üstüne kalmasına ve idamına neden oluyor. Her şeyin fazlası zarar denilen bu olsa gerek. İyiliğin bile.. Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir.
Bir Cevap Yazın