Küçükken bir arkadaşımız vardı. Adı bende kalsın. Kod adı, Ahmet diyelim. Çok küçüktük. Öyle daha aşk meşk adını bile duymamıştık.
Çok güzel çocuklardık. Her şeyimiz tamdı. Umudumuz, hayal gücümüz.. Edeb öğretilme gereği bile duyulmamış bir yaştaydık. Her şeyden bihaber. Daha birçok şeyi kendimizle ve karşı cinsle ilgili keşfe çıkmaya bile başlamamıştık. Saf, masum. Tam bir benlik. Ego ancak bir dondurma ismi olabilirdi hayalimizde.
Oyunlar oynardık. Çamurdan nesneler, kamıştan çadırlar.. Gezer, dolaşırdık. Kız erkek ayrımı yoktu. Cinsiyetimizin bile farkında değildik muhtemelen.
Saflık tamdı ama biraz kişisel farklılıklar vardı her birimizde. Kimi çok dışa dönük, keşifçi, oyuncu, hareketli. Kimi biraz hoyrat, umursamaz, asi. Kimi de biraz suskun, fazla sakin. Oyunlarda bile kimisi hemen küser, mızıkçılık yapardı. Kimi bir tane geçirirdi istediği olmayınca. Kimi de sonuna kadar götürürdü oyunu. Ama sonunda kimse kimseye pek de küsmez, kin tutmazdı. Tanıdığımız duygular değildi pek.
Sadece suskunları pek bilmezdik. Çünkü onlar hep biraz oyunun dışında durur. Hep uzaktan izlemeyi tercih ederlerdi. En saf ve masum olanımız; günün sonunda belki de toza toprağa hiç bulaşmadan, eve çamurlu ayaklarla girmeyen o ‘akıllı, uslu’ çocuk muydu, bilmiyorum. Ebeveynler için kesin öyleydi.
Biz çamurlu ayaklarımızı bir yıkardık. Hemen giderdi bütün kir toz. Hiç kirlenmemiş gibi olurduk. Zaten kirlenmek diye bir şey de yoktu pek bizim için. Altı üstü kir, çamur. Ne çıkardı ki?..
Onlar, yani suskunlar, ne yapardı bilmiyorum. Hiç de düşünmezdik. Ertesi gün oyunlara kaldığımız yerden devam ederdik. Zaten fazla toza dumana karışmadıklarından sakin sakin uyumaya giderlerdi herhalde. Kim bilir? Doğuştan mı sakindiler, sanki durgun bir su gibi. Çoğumuz coşkun bir nehir gibi habire akardık. Oradan oraya koşturur. Düşer yaralanırdık ama hiç canımız acımazdı. Yara büyükse belki biraz gözlerimiz dolar ama yine oyuna devam ederdik.
O suskunlardan biriymiş Ahmet de. Şimdi fark ediyorum.
Bazen bize gelir kapıdan anneme:
‘Tuğçe’yle, Çelebi markete gidebilir miyiz?’ Diye izin isterdi. Annem de izin verirdi, giderdik. Sonradan öğrendiğime göre; ananem biz gittikten sonra anneme kızarmış.
‘Kız çocuğuyla oğlan çocuğu birlikte gönderilir mi?’ Diye. Annem de:
‘Anne, olur mu öyle şey? Onlar daha çocuk.’ Dermiş.
*******************************
Ananem Cumhuriyet’in ilanında 14 yaşındaymış. Babası; annesi, kendi ve üç kardeşini Ermeni bir kadın için; kendisi altı yaşındayken terk eden, daha doğrusu hep birlikte yaşamaya zorlayan bir; Osmanlı Defterdar-ı Şıkk-ı Salis olduğunu araştırmalarım sonucu tahmin ettiğim bir baba. Büyük anane zinhar kabul etmiyor ve sürekli:
‘Boşa beni, boşa beni’ diye tutturuyor.
Ve fakat her seferinde zat-ı muhteremden;
‘İçin dışına boşansın’ yanıtını alıyor.
Kaçkaç derler; ?yalan! adı Ermeni soykırımıdır. Kim kimin soyunu kırmış tartışılır. Haksızlık etmek istemem. Bilgi sahibi değilim. Cehaletimle yanlış bir şey söylemeyeyim. O dönemde, Türk erkeklere, eşleri öldürülen Ermeni kadınlarla evlenme hakkı tanınıyor. Bizim büyük dede de fırsatı kaçırmıyor tabi. Hatta fena vuruluyor İpros hanıma. Tabi artık ismi bir Müslüman ismi oluyor. Hanife diyelim. Hemen bir imam nikahı Hop ikinci hatun oluyor Hanife hanım. Hatta çocuğunu bile terk ediyor rivayete göre. Dede rahat. Daha iki hakkı bile varken, ilk hatunun bu hazımsızlığını anlayamıyor. Daha bir sürü -miş -mış var bunlarla ilgili; yürek burkan fakat üçüncü ağızdan duyumlarla bu kadarını yazmak yeterli. Hepsinin ruhlarını sonsuz saygı ve Rahmet ile anıyorum. Tabi ki ben bir kadın olarak, büyük ananeye çok üzülüyorum. Yaşadıklarını düşündükçe içim parçalanıyor ama çaresizlik böyle bir şey demek. O ortamı hayal bile etmek istemiyorum.
Büyük anane o dönem kadınına göre oldukça azimli, gururlu ve cesurmuş demek ki; bir şekilde ayrılmanın yolunu buluyor ve dört çocuğuyla evi terk ediyor.
Tabi o arada ne zorluklar yaşanıyor. Bir yandan; bir imparatorluktan Cumhuriyet’e geçilmiş. Ananem, Halep’te ileri gelenlerden birinin sarayımsı konağında iş bulan annesinin yanında kalıyor. Evin kızı, alt rütbe prensese hizmetkarlık yapıyor. Kimi zaman da Halep’te defterdarlık görevlisi olan babasının yanında kalıyor. Babasıyla kaldığı dönemlerde, üvey anne ona, dikiş nakış anlamında çok şeyler öğretiyor. Ananem, tanıdığım en becerikli, yaratıcı ve çalışkan insandı; bahsetmeden geçemeyeceğim.
Abileri ve ablası da çok zor şeyler yaşıyorlar. Bir abisi mesela, neden bilmiyorum, ama dağlara kaçıyor ve orada kendini sünnet ediyor. Mikrop kapıyor. Sonrasında bir şekilde bulunup iyileştiriliyor. Ve fakat tüm cephelerde çok vahim olaylar yaşanıyor.
Yıllar sonra büyük dedeyle büyük anane karşılaşıyorlar. Hatun, herife:
‘Hoş geldin, gardaş’ diye hitap ediyor ve sonra yüzüne bile bakmıyor. Tıpkı Piraye gibi. Daha doğrusu Piraye büyük ananem gibi..
Öyle canı yanıyor ki büyük ananenin; hep ‘Ehh, Abdüsselam; Ruz-i Mahşer’de saçımın suyu kurumadan senden hesabımı soracağım’ dermiş.
*****************************************
Ve işte ananemin, böyle bir ortamda büyümüş ve evlendiği adamı gerdek gecesinde görmüş kadınlardan biri olarak; annemi bu konuda sıkıştırması, kınaması oldukça normal geliyor.
Acaba torunu ve arkadaşı hakkındaki kınama ve terbiye etme çabası karşısında annemin; kızı hakkındaki bu muameleye karşılık; öfkelenmeden, kendi bildiği doğruyu nazikçe annesine anlatması ve çocuğunun terbiyesine karıştırmaması mı; 35 yaşında kendisini 5. Çocuk ve tek kız evladı olarak dünyaya getiren; ‘köyde kızlar okutulmaz; okuyup da bilmem ne mi olacaksın?’, baskısına direnip; okula devam etmek için pek çok kötekler atan annesini hala çok sevmesi mi daha takdire şayan bilemedim.
Bu arada, ananemle ilgili aklımda kalan nadir olumsuz anılardan biri bu. Anektod hatta. Genel olarak baktığımda, kendisi ikinci annemdir. Hala başım sıkıştığında onun yeşil fistanı üstünde dizlerine başımı koyduğumu hayal eder, ferahlarım. Hala kokusu burnumda. Yeri gelmiş annemden çok şefkat görmüşümdür. Çocukluğumun kahramanı, pamuğum.. Hep en huzurlu yerlerde olasın.
Yani demem o ki insan, eşit mesafeden ya da denk bir sevgi oranıyla baktığında, herkesi anlayabiliyor. Belki de kutuplaşma en çok bir tarafa meylettiğimizde meydana geliyor. Baktığında, herkes mağduriyet yaşamış ama herkes kendince haklı ve belki de önemli olan tek şey sevgi. Hasara, hüsrana takılmadan safça sevebilmek. Tıpkı bir çocuk gibi. Tıpkı bir anne gibi. Tıpkı bir anane gibi..
Çok büyütmeden, çok da küçültmeden. Tam kararında, olması gerektiği gibi. İçimizden geldiği gibi.. Kendimiz gibi.
Ama işte o kendimiz dediğimiz kişiler artık kim ki? En çok görüştüğünüz beş insanın ortalaması deniyor. Belki de öyle, ya da değil? Çok da kafa yormaya gerek yok belki de; yaşayalım gitsin. İzin verilirse.. Tıpkı bir çocuk gibi..
*********************************
Yeniden hikayemize dönecek olursak;
Arkadaşım Ahmet. Öyle utangaçtı ki.. Ama beni severdi. Ben de onu. Hiç zarar gelecek bir çocuğa benzemezdi. Gözüne bir avuç kum fırlatan ve neredeyse kör olmana sebebiyet verecek; bile isteye kafana mermer geçiren ya da bebeğinin gözünü oyan diğer arkadaşlar gibi değildi, o. Zaten hiç öyle adrenalin yüklü oyunlara da katılmazdı. Ne güzel çocuktu, Ahmet.
Biz Çelebi markete doğru gideduralım; yıllar geçti. Üç beş yıl sonra, biz incittik sanırım Ahmet’i. Bir konuda uyardık iyi niyetli olarak. Zaten o farkında bile değildi ‘yanlış’ ya da diğerlerinin ‘aaa’ dediği türden bir şey yaptığının. Zaten o ‘diğerlerinin’ ‘toplumun’ kınamaları; çocuklara aptal saptal yakıştırmaları yüzünden hep başlamadı mı başımıza ne geldiyse gelmeler? Basit bir mevzuydu. Ayıp bile değildi. Ama Ahmet bir daha hiç uğramadı yanımıza. Bizi görünce hep kafasını çevirdi, yolunu değiştirdi.
Şimdi öyle içim acıyor ki, Ahmet’e yaptığımız zorbalık yüzünden. Bu benim yorumum gerçi. Belki başka nedenleri vardı bizi terk edişinin.
Birkaç yıl sonra da birden taşındılar. İzmir’e taşındıklarını söyledi ‘diğerleri’.
Ahmet şimdi nerede, ne yapıyor, nasıl biri oldu hiç bilmiyorum. Umarım utanıp uzaklaşmasına neden olan biz değilizdir. Ve Umarım, her ne olursa olsun Ahmet iyi ve mutludur. Onu tanıdığım toplasan, 5 saati geçmeyen arkadaşlığımız boyunca; bana hep saf, sakin ve temiz sevgisini hissettirmiştir. Konusu bile edilmeyecek basit bir şey yüzünden aptallık edip seni kırdıysak özür dilerim. Sen gayet iyiydin. Bilmiş, gerzek ve aptal olan bizdik. Aslında hepimiz iyiydik.
Dilerim, yolun hep seni anlayan, mutlu olacağın insanlara denk gelsin, Ahmet. Seni çok seviyorum.
Bir Cevap Yazın