Dağları Mesken Edenler Boşuna mı, Değil

By

Takriben 28 yaşlarındaydım; ilk ‘ıssız ada’ hayalleri kurmaya başladığımda. İçinde yaşadığımız toplum mu beni ayrıksı hissettirmişti, benim bakış açım mı bilmiyorum desem yalan olur. ‘Elbette’ye yakın bir yerden cevap vereyim: ikincisi.

Çok kullanılmış sözlerin, çok fazla gidilmiş yerlerin, çok fazla olan her şeyin anlamını yitirmesi gibi o da anlamını yitirdi zamanla. Özgün, muhalif ya da azınlıktan olmak niyetiyle değil de; ancak hayalde kalması, hayata geçirilmez, gerçeğine erişilemez olmasıyla ilgili belki de.. Herkes bir Özlem Tekin olamıyor işte..

Sonra bir de baktım ki hiç de yalnız değilim bu hayalde. Zaten her birimiz bir ıssız adaya yerleşsek arkadaşlarla; dünyada ayak basılmamış ada kalmışsa tabi- ancak 3-5 imiz nasiplenebilecektik.

Ondan mütevellit herhalde, vazgeçip bu hayalden sıkıcı, sıradan hayatımızı sürdürüp; biraz oyalanmak ya da kendimizi eğlemek için türlü oyunlar icat ettik. Türlü anlamlar çıkardık bir şeylerden, okuduk araştırdık güya. Yeni şeyler öğrendik sözde, ne öğrenme ama. Bilgili filan olduk sanıyoruz da aslında bir bok olmadık. Sorsan hepimiz uzaya çıkmış gelmiş, yıldızlar arasında her gün yolculuk yapıyor da ‘bir öğrenci uzatır mısınız’ diye uzay minibüs şoförüne iletmesi için önümüzdeki insan-alien a ücret uzatıyor gibi bilmiş bir edayla kaynağından bile edinmediğimiz ‘hap bilgi’lerle birbirimize caka sattık. Gökbilim, kuantum, entropi, kaos teorisi, nihilist penguen, punch maymun derken hepimiz üstadı olduk, her bokologlar olarak her bir şeyin.

Kimi para peşinde koştu, kimi kariyer, kimi primanın ya da domestosun nerede daha ucuz satıldığını araştıradursun kimimiz geride kalmamak için o çevre hesaplarda kim ne yapıyor, neyle uğraşıyor, nereye gidiyor, ne yeyip içiyor, hangi müzede ya da partide selfi çekiyor diktik gözümüzü; dahasını yapmaya adadık kendimizi. Yeni yeni isimler taktık mesela bir şeylere, onları tanımlamak üzere. Kelime oyunları yaptık örneğin. Sahtekar: sahteliklerle kendine kar elde eden misal; ya da kazık atacağımız zaman sorumluluğu üstümüzden atmak için değişik atasözlerine başvurduk. kaytan, bükülen ip meselesi derken biri; öbürü yok arkadaş, bu durumda deveyi diken.. daha doğru kaçar.. dedi. Resmen kim daha çok… yarışmasında gibi, devamlı bir ‘daha’ ve ‘en’ yarışındayız hep.

Velhasılı aradan geçti 15 yıl. Oyalandık, ettik. 3-5 insan tanıdık. Kimi geçici oldu, kimi kalıcı.

Öyle ya da böyle; bir de baktık ki ıssız ada hayali, ancak ‘ıssız adam’ adı altında film yapılabiliyor. Kelime oyunuyla biraz etkiliyor insanları, reytingler patlıyor; hepimizin hem pek muzdarip olduğu; hem de çılgınca arzuladığı hatta özene bezene; etrafımızdakileri kırıp dökerek edindiğimiz steril ve stabil hayatımıza biraz renk katıyor -aslında korkunç bir halet olan o insanları ıssızlık yaşayan, bağ kuramayan, ne kadar yaş alırsa alsın hep çocuk kalan peter pan gibi insanları- bazen yakınen tanıdık, bazen içselleştirdik, bazen uzaktan seyredip, hayatımıza değememesine şahit olduk. Kimi zaman da gossip girl gibi dedikodusunu yaptık elalemin. Aman ne güzel bir hayatımız var.. Harika çok mutluyuz. Artık ve zaten belki de hep -ne yazık ki- hepimiz biraz ıssız adamız. Hem de ıssız bir adamız bile yok. Tebrikler hepimize. Hayırlı (ya da geçmiş mi demeliydim) olsun.

Tabi bu arada türlü platformlar ve adına sosyal medya denilen merciler türedi de türedi. Biz gözü doymaz insanoğlu ‘kooy koy suyundan da..’ derken ‘little little into the middle hesabı; hepsinden birer hesap edindik takipleştik; acı bile çeksek sırıtarak filtrelediğimiz fotolarımızı oraya buraya yükledik, havamızı attık. Envayi çeşit dizi, film türedi. Birbirimize önerdik. Yerel dizileri izleyenler artık 65 yaş üstü olarak adlandırıldı. Ve fakat belediye onlara beleş yolculuk da ihya etmedi. Zaten etse de şöforler almazdı otobüse onları- çünkü belediyeden para alamadıklarını söyleyip, atarlardı otobüsten. Banaldi onlar çünkü ya da demode. Birbirimizi izlediğimiz dizilere göre ölçüp tarttık. Hatta kişiliğimizi bile ona göre yorumladık. Türlü çıkarımlar yaptık sosyal hesaplardaki paylaşımlarımızdan; yaşam tarzımızdan tut da değerlerimize kadar. Çalma listeleri oluşturduk sahilde kumdan kale yapmak varken. Birbirine tüyo verdi akıllı bıdıklar, kimin profiline baktığını anlamak için, onun listesini takibe aldı filan.. stalkler, 1k,b,n filan havalarda uçuşur oldu. Sahi biz ne ara bu kadar yapaylaştık, özümüzden uzaklaştık?

Yapay deyince mesela bir de sanatımızı bile beğenmez olduk birbirimizin. Eskiden sanat için sanat mı, halk için sanat mıcılar vardı. Artık burjuvacı halkçı ayrımı bitti. Dikkat çekme, farklı olma dürtüsüyle, reyting peşinde koşarken hiç de içimize sinmeyen, bize cuk oturmayan işler yapmak zorunda bırakıldık. Laf olsun diye değil muhtemelen, bir şeylerin kaygısıyla hesaplı kitaplı sanatımızı ya da zanaatimizi eleştirir olduk birbirimizin hem de pek uygunsuz hatta hadsiz bir edayla. Misal yapaylık, sunilikten dem vururken, suratında 5, muhtelif yerlerinde 55 flanel dolgulu hanımları beyleri yapay bulmak yerine; belki biraz kasmış biraz anlamından taşmış ama yine de güzel bir dizeyi ya da fazla abartılı oyulmuş ama yine de hoş bir heykeli gömmeye kalktık.

Hakkaten belki de milenyumların en fakir ve kıtını yaşıyoruz. Ne ararsan var. Birçok derde derman bulunmuş bir çağda olmamıza rağmen orta çağ gibi pandemi mi görmedik, birçok afet önlenebilecekken -gerekli mercilerin ihmalleri ve ceplerini doldurma hevesleri yüzünden örtbas ettikleri gerçekler ve gerekenlerin yapılmaması sonucu tüm bu afetlere maruz kalıp ölmedik mi, bir deli kuyuya taş atmış 40 akıllı çıkaramamış kadar masum olsa keşke; o bir ya da iki delinin delilikleri yüzünden milyonlarca masum insan savaşlarda ölmedik mi? Daha doğalı 3 ay olmuş, belki de öldürülmese daha yaşanacak çok uzun yılları olan masum bebekler hayattan mı koparılmadık?

Laf lafı açıyor. Konu biraz dağılıyor. Yeniden konuya dönecek olursak..

En çok istediğin ve ihtiyacın olan şey, en çok korktuğun şey olursa, böyle ayrık otu gibi dolaşıyor belki de insan ortada. Kendime kalayım derken, aman bana alan açın, ben benim, biriciğim vırt zırt derken bir de bakmışsın ki bunca ıssızlık, kendini kışa katık yapar gibi, turşunu kurmak, kıtlık bilinciyle; ya içi boş, maskeli sohbetlere gark olacaksın ya da kendin gibi üç beş ayrık otu mutantla az çok demeyip, paylaşacaksın eldekini.

Ben benim, tamam.

Sen sensin, tamam.

Sen olmasan da ben benim, tamam

Ben olmasam da sen sensin, tamam.

Ama senli ben daha benim ve benli sen daha sensin, ala. Asıl tamam bu.

Asıl ben, senleyken olan ben. Ben sadece benken olan değil, kardeşim ve ‘vice verse. Aynan kadar sensin belki de..

**************

Tüm bunları neden mi yazıyorum. Şu son katliam olayları ve dönüp dolaşan; her durumda olduğu gibi bunda da bilip bilmeden yapılan yorumlar, kulaktan dolma, aslı ispat edilmemiş belki de asılsız bir ton haber ve hiç alakası olmayan insanların konuyla ilgili yorum yapıp, asıl muhatapların sus/turul/maları.

Zaten 1 ay önceki katliamda Fatma hocayla ilgili yazmıştım. ‘Haysiyet…‘ başlıklı yazımda.

Şu anda o kadar derin bir elem ve azap içindeyiz ki; insan savaşın ortasında savaşmaya devam edebilmek için kendini biraz kandırması gerekiyormuş, anladım.

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş; 3 yıl evvel depremin derinden sarstığı iki ilimiz. Şimdilerde aynı coğrafyada bu kez bambaşka acılar yaşanıyor. Bizler yine seyrediyoruz, uzaktan ya da yakından. Korkuyoruz sıra bize de mi gelecek diye. 3 gündür okullara gitmiyoruz mesela. Hastalıklı iki çocuğun tedavi edilmek yerine; -muhtemelen- birinin babasının haşmetmeaplarından biri olması nedeniyle ört bas edilen suçlarının ‘kontrol altına alıyoruz’ gerekçeleriyle göz ardı edilmesinin bedelini ödüyoruz. Daha doğrusu, kontrol altında tutturulmaya çalışılması neticesinde, bize doğru gelmeyen bir şeyi yapmanın bedelini canımızla ödüyoruz.

Birçok masum öğretmen ve öğrencinin katliamıyla sonuçlanan bu olay bize, insanlığa ne düşündürüyor; komplo teorilerinden fırsat kalırsa düşünmeye?

Şahsen, ben öğretmenler odasına girmek bile istemiyorum. Hatta itiraf edeyim, öyle canımdan bezdim ki, keşke ben olsaydım ölen öğretmenlerden biri bile diye geçiriyorum içimden. Konuşulanlar, dehşet ve panik ortamı her yanımızı sardı olaydan 1000 km uzakta olmamıza rağmen.

Kendi adıma zerre korkum yok, hatta görev başında şehit düşersem gurur duyarım. Ama kim için, ne için? Uğruna savaşılan dava nedir? Öyle bir dava bile yokken.

Peki biz yetişkinler bunu atlatabiliyoruz belki ama ya çocuklar? Bu çocukların içine korkuyu, acıyı kazıyorsunuz. En ufak bir tartışmadan bile korumaya çalışırken çocuklarımızı, şimdi hepsinin yüreğinde ölüm korkusu var; hiç anlamlandıramayacakları ya da o acıyı veya yükü işleyemeyecekleri bir yaşta. Hepsi okula gelirken, artık biraz daha uyumak için bazen, bazen de ödevi yapmadığından eksi almamak için okulu asmayı düşünürken; ‘karnım ağrıyor’ yalanının yerine ‘ölmek istemiyorum’ gerçeğini söyleseler; haksızlar mı?

Şu oyunlar, gerekli gereksiz sosyal mecralar vs. Hepsi katilliğimizi öyle ya da böyle beslemiş, semirtmiş belli ki.

O kadar üzgünüm ki. Hangi bir üzüntümü söyleyim bilemediğimden, böyle ıssız adaya toplumun hallerine, sana, bana, bize geldi mevzu..ama aslında hepsi bağlantılı birbiriyle. Ben affınıza sığınarak, acımdan ya da şaşkınlığımdan konuyu bir hayli dağıtıp, istemeden konuyu farklı yerlere çektim sanırım ama asıl mesele bu acıyla nasıl baş edeceğimi bilemem sanırım.

Demem o ki; biz bu kadar toplumdan uzaklaşıp, bana dokunmayan yılan bin yaşasın düsturuyla yaşadıkça, elimizi zerre taşın altına koymadıkça; bireyselleştikçe bireyselleşmeye çabaladıkça, modernliği, medeniyeti ayrıksı ayrımcılıkta aradıkça ve hep ihtimam, ayrıcalık bekledikçe işte geldiğimiz durum bu.

Bence işimize yaramayan tüm bilgileri bir yana bırakıp; insan nedir, ne değildir?i araştırıp anlayıp hayata geçirmemiz tek çaremiz.

Bunca şey yazmışım aslında tek bir cümleyle özetlenebilecek. Hoşgörü, merhamet ve işbirliğine ihtiyacımız var.

Zihnim çok dağılıyor. Hangi birine yanarsın? Ölenlere mi, yakınlarına mı, geldiğimiz duruma, dönüştüğümüz hallere mi? Kalanların hissedip edeceklerine mi? Kalanları nasıl toparlayacağımıza mı? Yaşlı biri öldüğünde zaten yaşını yaşamış diyenlere karşı her ölüm erken ölümdür denir. Bu da buna benziyor. Evet bir yandan bakıldığında dünyada çok daha büyük sayıda ölümler var zaten ondan da bahsettim bu benim mesleğimle alakalı olduğu için belki bu yazıyı yazma gereği duydum çünkü bu konudaki hassasiyeti tanıyorum yakınımda olan bu ateş düştüğü yeri yakıyor.

Ve mesele yine sayı değil bence genel olarak geldiğimiz durum: biz nereye gidiyoruz. Neyle gidiyoruz? Yakıtımız var mı oraya gitmeye yetecek kadar?

Bir yandan da öylesine inancımı yitirdim ki tüm ideallerime ben artık -son defa dilerim- ıssız ada değil bu kez dağları mesken tutmak istiyorum. Ölene kadar kendi başımın çaresine bakmak ve orada ölüp gitmek istiyorum en doğal şekilde.

Bunca toplumsallıktan bahsedip bunu söylememin çelişkisini Umarım anlayabiliyorsunuzdur. Ben her ne kadar doğru yolun ya da kendimce gördüğüm çarenin bunlar olduğunu düsünsem de benim artık bunları uygulayabilecek gücüm kalmadı. İnsanlara olan inancım, insanlığa olan iyi niyetim sönüp gitti.

Çok olumsuz ve umutsuz bir yerden yazdığımın farkındayım şu an. Ama bunlar naçizane benim -uygulayabileceklere- kendi görüşlerimdir ve fakat ne yazık ki benim yakıtım pek kalmadı.

Diyorum..

Ama sonra yine hacıyatmaz misali, şarkıda da dediği gibi ne mümkün yıkılmak..

Geri doğruluyorum ve pazartesi işbaşı yapmak ve yeniden umut etmek üzere; okuldan soğuyanları, panik yapanları, umutsuzları ve bilumum olumsuzlukları nötrlemek -şansım yaver giderse- olumlulaştırmak ve kaldığımız yerden devam etmek üzere şimdilik müsaadenizi istiyorum.

Gelişmelerden haberdar edeceğim. Siz de boş durmayın, olumlu olun, dua edin. Güzel düşünün. Sevginin gücüne inanın. Su akacak yolunu bulacak. Er ya da geç her şey yerli yerine oturacak 🙏

Posted In ,

Bir Cevap Yazın

Felicetue sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin