Dünyanın 1/77 Harikası

By

Bir kişi ya da olay üzerinden tüm hayatı anlamaya çalışmak; ne büyük hata ve fakirlik. 8 milyar nüfuslu bir gezegende tanıyabildiği kadar insan tanımalı, olabildiği kadar başka ömürlere değmeli; hayata temas edebilmeli, insan. Gör, yaşa deneyimle, tanık ol. Tek bir insanı derinlemesine tanıyıp sevmek, benimseyip adeta kaderin bilmek, bu öğretilmiş ya çoğumuza; ne büyük çaresizleştirme. Çünkü o adam ya da kadın her kimse; çoğunlukla da ilk bakım verenlerimiz ve sonrasında hayatımıza giren önemsediklerimiz… Bir takım insanlar ve yaşantılar üzerinden hayata olan bakışımızı belirlemek, hayatı kısırlaştırıyor ve hatta bu hayata, yaşama yapılmış bir haksızlık gibi görünüyor. En çok da kendimize aslında.

Farklı yüzler, suretler, karakterler..

Bir yerde yenildin diye bütün hayata, insanlığa küsmek.. Fakat ne yazık ki bir çoğumuza bu öğretiliyor. Nihayetinde insanız, kapasitemiz, zamanımız sınırlı; biz de ne yapalım birkaç örnek üzerinden hayata bakışımızı belirlemiş oluyoruz.

Bir arkadaşım çocuğuna ‘Dünya onun oyun alanı diye onu büyütüyorum, çekirdeğine bunu yerleştiriyorum.’ demişti. Hunharca ve hedonist bir şekilde kimseyi tanıma, sadece kendi çıkarına göre hareket et gibi değil ama kimsenin üstüne basmadan, mutluluğunu kimse için feda etmemek önemli.

__Bu üste basmamak konusunda da bir sonraki yazımda bir şeyler yazacağım. Bencilliğin sınırı ve ihmal hatta şeref konusunda hepimizin oturup, düşünmesi gerekiyor!__

Fakat, ne yazık ki bu öğretildi bize. Böyle fakirleştiriliyoruz ya sanki. Örneğin kadın gözüyle şunları söyleyebilirim. Birçok kadının, tek bir erkek düsturuyla yetiştirildiği, evine kocasına saçını süpürge etmesi gerekliliği anlatılarak büyütüldüğü, bir başka erkeği düşünmesi bile ayıp karşılanan bir coğrafyadan bahsediyorum. Anadolu.. Ağlayan ana dolu dediği gibi; kenarına bak bezini al, anasına bak kızını al misali.. Çilekeş anaların çilekeş kızları olmamız istendi birçok zaman. Bu konuda da kadın kadının kurdudur deniyor; pek doğru. Pek az sayıda kadın, ‘kurdu’ değil ‘yurdu’dur, tabirini hak edebiliyor. Kadınlar arasında da hala bir çekişme kültürü var. Hiçbir kadın hiçbir kadının kendisinden -hem de hiçbir konuda- bir tık üstün olmasına bile tahammül edemiyor ve destek olacağına birçok zaman kendinin önüne geçebileceğini fark ettiği an ayak kaydırmacalı Bizans oyunlarına baş vurmaktan geri kalmıyor. Bu sadece sosyal ortam, romantik ilişkiler ya da iş ortamıyla da sınırlı değil üstelik. Hemen her alanda ve birçok kimlikte hayata geçiyor. Eskiden, kocasının ipini çekmek yerine; mahallenin sarışını, rahat kadınlar taşlanırmış; kocalarının onlara bakması, v.s nedenleriyle. Şimdiyse, masada oturduğu flörtü veya yatağındaki eşi; güzel veya başarılı bir kadını düşündüğü ya da sadece takdir ettiği için, kocasına gerekli ayarı vermek yerine, kadına çamur atmaya kalkan birçok özgüvensiz kadın var.

Mesela, kadınlar; dul veya bekar. Güya dul kavramı kalmadı. Bildiğim kadarıyla kimlikler de bile bu ibare kalktı. Artık dul değil bekar yazıyor diye biliyorum. Ama toplumda durum ne yazık ki pek de böyle değil. Çok aydın, görmüş geçirmiş ve vicdan sahibi insanlar hariç maalesef birçok kişi bu ayrımı kafasında tutmaktan yana. Bir kadın evlenmiş, boşanmış, bir daha bir daha evlenmiş ve boşanmış ya da hiç evlenmemiş olabilir. Hiçbir farkları yok. Ne olabilir. Hepsi aynı cins. Tıpkı iki gözü bir burnu olması kadar aynı yani.

Fakat, bir kadın hala bir erkek kadar rahat yaşayamıyor; ne flörtü ne de cinselliği. Çünkü bir kadın özellikle cinselliği rahat bir şekilde yaşadığında, ‘benim hayatım benim bedenim, benim kararım’ dediğinde bir yerden sonra diğerleri tarafından adının çıkarıldığını, ‘beynelminel’ ilan edildiğini ne yazık ki, üzülerek hepimiz görüyoruz. Bunun için bekar veya dul olmanın da aslında çok bir önemi yok. Özgürce yaşadığınızda adeta size kara bir leke sürülebilir her an ve bu gerçekten tüm kadınlar adına; hatta insanlık adına çok üzücü ve utanç verici bir durum. Özgürlüğün bedeli mutlaka vardır, olmalıdır da ama hiç kimse özgürlüğünün bedelini bu şekilde ödemeye yazgılı bırakılmamalıdır.

Örneğin bir çok zaman şunu düşünürüm: eğer mevzu gayrimeşru bir çocuk dünyaya getirmekse bir kadın yılda en fazla bir kez bunu başarabilir fakat bir erkek yıl hesabı yapamadım şu an ama günde en az üç beş kez bunu başarabilir. Dolayısıyla aradaki farka baktığınızda evlilik dışı ilişkiye girmemesi konusunda baskı yapılması gereken cinsiyet erkekken neden bütün fatura hep kadına kesilir? Çünkü hamile kalan, o çocuğu taşıyacak olan kişi kadındır ve erkekler de bunun rahatlığıyla har vurup harman savurur; gününü gün eder. İşte burada kadınların birbirleriyle dayanışması gerekirken kıyasıya bir yarış içerisine girmelerini hiçbir zaman anlayamadım. Nasıl bir toplumda yaşıyoruz ki; beraber olduğu insanı kendinden sonra yakın arkadaşına tavsiye eden insanlar var.. ya da nasıl bir toplumda yaşıyoruz ki gönül bağı diye bir şey kalmamış her şey tensel zımbırtısına ve hayvanî güdülere dayanmış. Toplumun bu kadar iğrençleşebildiği bir dünyada herkesin birbirine destek olması dışında; özellikle kadın cinsinin hemcinsine çok daha toleranslı ve hoşgörülü davranması gerektiğini düşünüyorum. Zaten üç sıfır geriden başlayan bir cinsiyet. Zaten toplum elimizi kolumuzu bağlıyor. Zaten ataerkil bir toplumda devamlı ikinci sınıf vatandaş durumuna düşüyoruz. İş yerlerinde ‘şu kadar kadın çalışan işe aldık’ diye reklam yapılıyor bir çok kurum tarafından. Bu şartlar altında çok ciddi pozitif ayrımcılığa gerek duyulması hiç de yanlış bir hareket olmaz diye düşünüyorum.

Mesela, çok rahat olup, birçok erkek tanıma konusunda: Ne kadar çok erkek tanırsan o kadar bilgili olmak gibi değil de o kadar ayıp günah gibi sen kötü, rahat, basit kadın olurmuşsun gibi algılanması. Hatta adeta ‘fişlenmek’. Tabi ki artık gönlü zengin, mezhebi geniş, sadece haz peşinde olup, duyguları umursamadan, yarını ya da karşı tarafı ve çevresini umursamadan yaşayan tipleri ayırarak söylüyorum. Onlar zaten ayrı bir kategori.

Ama şu kısır kafada insanlar hala çok. Ne kadar az adam o kadar namuslu kadın; eline el değmemiş kadın filan ne kadar çok yük yüklenmiş omuzlarımıza. Evet şunu kabul ediyorum fıtratımız gereği erkeklerden daha seçici ve daha az yayılmacıyız kesinlikle ama bu bizim hiçbir şey ya da farklı seçenekleri değerlendirme hakkımız olmadığı anlamına gelmemeli. Yani düşünsenize çok modern aydın kafalı kadınlar tanıyorum; özellikle laikliğin bitirildiği, toplumun kasti bir ustalıkla cahilleştirildiği şu dönemde; seçici, yanlışı ayıklamaya çalışan, farkındalığı yüksek bile olsa; yeri geliyor -verilen subliminal mesajlara belki takılıyor hiç fark etmeden ve- dördün biri olmayı bile göze alabileceğini düşünüyor zaman zaman. Hayatın bıkkınlığından, erkeklerin açlığından usanıp ya da bir şekilde hayatın zorluğundan yılgın; rahat etmek adına.. Hepimizin başına geliyor, anlıyoruz, tanıyoruz, biliyoruz. Hepimiz bir yerlerde böyle bir kadınız ya zaten. Yani, hem güçlü olmamız bekleniyor; hem de güçlü olduğumuzda ‘fazla’ ilan ediliyoruz. Maskülen halimizle itici geliyoruz ezik erkek egosuna. Bunun dengesini kurabilen kadınları can-ı gönülden tebrik ediyorum. Çok iyi oyun oynamak lazım demek ki. Rol yapmak lazım. ‘Ağam paşam’ sensin deyip arkasından olmaz işi çevirmek lazım. Zaten tarihte de hep böyle değil midir? Böyle yapan kadınlar kazanmıştır. Kurnaz, sinsi, hain ve cilveli kadınlar. Hiç utanmazlar karşılığında kadınlık hünerlerini sergileyerek bir şeyleri elde etmekten. Hala da öyle demek ki.

Bir erkeği ve kadını birbirine bağlayan nedir?

En baştaki konuya geri dönecek olursak, aynı yere geliyor. Bir, iki ya da üç kişi fark etmez; sınırlı sayıda kişi üzerinden hayatı, kendini tanımlamak doğru değil. Kaldı ki insan başkasının karşısında değişebiliyor. Karşımızdakine göre şekil alma kapasitemiz var, ayna nöronlar filan.. ya da standartlar da sınırlar da esneyebilir; karşıdakinin olduğu şekle göre.

Misal, çok düzgün, dürüst bir insanla çok daha yapıcı, olumlu, güven dolu bir ilişki kurabiliyoruz ama basit, çıkarcı, çakal bir insanla çok da çakallaşamıyoruz işte. Ya da belli bir yere kadar. O kadar seviyeyi düşürünce, insan en çok kendinden utanıyor. Razı geliyor işte o durumda da karşıdaki çakalın algısında, sıkıcı, hile hurda bilmeyen, dümdüz bir enayi gibi görünmeye. Çoğunlukla bir intikam güdüsüyle karşılık vermek adına, kendimize olan saygımızdan bir yere kadar ödün verebiliyoruz. Belki de çakallaşıp onun anlayacağı dilden konuşup ilerlemek, üstüne basıp geçmek gerekiyor bu devirde ama maalesef belli standartlardaki insanlar bunu çok kolay başaramıyorlar; hatta hiç başaramıyorlar. Geride kalıyorlar. Şahsen, ben böyle bir geride kalmışlığa razıyım. O yüzden ne kendimi kimsenin beğenisine sunmak; ne de kimsenin tercihi olmak istemiyorum. Hiç kimse için bir fırsat gibi görünmek de istemem. Bu yolu tercih etmiyorum.

Şu var, elbette, herkes kendinde olmayan bir özelliğe aşık oluyor aslında en çok. Ama senin sana veremeyeceğini başkasından ummak ya da o kişiyi o nedenle tercih etmek; esaretten başka bir şey getirmiyor insana. Fakat karşı tarafla tamamlanabilmek adına muhakkak bir ihtiyaç duyma durumu da gerekiyor. Bu kimi için, para, kimi için şan şöhret, kimi için bilgi, kimi için ilgi; liste uzar gider.

Birini fırsat olarak görmek.. Ne mantıksal bir yaklaşım. Elbette salt duygularımızla, kalbimizle seçim yapalım demiyorum ama yani ortak bir yolu vardır diye düşünüyorum. Kalp ve mantığın buluştuğu bir yer.

Ve fakat, ne yazık ki, kadınların her konuda çok fakirleştirildiği bir dünyada yaşıyoruz; hele de bizim coğrafya.. Bu bağlamda pek kurak, çorak.

Mesela; bundan 20-30 yıl önce bekaret tartışılıyordu. Hala bunu konuşan insanlar var. Bekaret nedir? Bir zar parçası mıdır? Beyinde olan bir şey midir? Hiç yaşamamışlık mıdır? Önemli olan yaşamak mı, hissetmek mi, hala orada olmak mıdır? Nedir? 0 km araç gibi bir şey midir? Hala fizyolojik olarak bakire olan bir birey, duygusal ya da bağsal anlamda öyle midir, yoksa sözde onu koruyup, çok daha ‘hazmedemeyeceğiniz’ eylemlerde bulunmamış mıdır? Bunun garantisini veriyor mu bekaret size? Çoktan aşmış olduğumuzu düşünüyorum bu konuları.

Lakin şimdiye baktığımızda da; herkesin kafası son derece karışık. Seçenekler, alternatifler çok fazla. Dolayısıyla hiç kimse tam olarak ne istediğini bilmiyor. ‘Biliyorum’ diyen bile çoğunlukla karşısındakini geçtim, en çok kendini kandırıyor çoğu zaman. Dolayısıyla; daha ne kadar deneyeceğiz, yanılacağız; ne kadar daha kendimizi, sınırlarımızı zorlayacağız; ben de bilmiyorum ama şunu biliyorum biz kadınlar olarak maalesef erkeklerin çok fazla kolumuzu kanadımızı kırdığı, bizi kendilerine mahkum etmeye, mecbur bırakmaya, kendi egemenliklerini bizim üzerimizde kurmaya hükmettiği bir dünyada yaşıyoruz. Hep de böyleydi. Şu an, belki şekli değişti. Modern kadın, feminizm; bilmem ne falan.. Ama aslında sadece maskelendi. Şu anda da başka türlü kadınları yönetme veya bir şekilde güçsüzleştirip, elindeki gücü alıp, değersizleştiririp, sonrasında kendi istediği gibi yönetme durumları var. Bundan mütevellit, her zaman söyledigim şeyi yine söylüyorum: ‘Ne mutlu kadınlarına kanat verebilenlere ki; kanat vermeye gerek yok zaten kanatları var. Ne mutlu onları kırıp, koparmayan adamlara; helal olsun.’ diyorum.

Kadınlara da buradan ancak şöyle seslenebilirim: kendim de dahil olmak üzere; en başta kendime söylüyorum bunu. Bir erkek ya da bir adam üzerinden dünyayı değerlendirmeyelim. Evet erkeklerin egomanyasında böyle bir şey olabilir. Erkeklerin dünyasında böyle bir fantazileri olabilir ama bizler ne meleğiz, ne şeytan.. İnsanız. Kendimize her ne olursa olsun her zaman nazik davranmalıyız. Çünkü biz doğamız gereği şefkat ve merhamet yüklenmiş canlılarız aslında ama ne yazık ki bu dünya bizi çok sertleştirdi, maskülenleştirdi ve sonrasında da yine biz suçlandık böyle olduğumuz için. Dolayısıyla hepimize tavsiyem: Milletin ağzı torba değil ki büzesin; büzmeye bile çalışmayın. Korktuğunuz şey hâlâ elalem ne der kaygısıysa şunu hatırlayın: Kimsenin kimseyi yargılamaya da yaftalamaya da hakkı yok. Kaldı ki; zaten yargılayan ya da yaftalayan en çok kendini öyle bildiği için zaten size o şekilde bir muamele ya da düşünce içine giriyor. Ahlak polisleri en büyük ahlaksızlardan çıkıyor. Fakat; burada bir kez daha altını çiziyorum: Kadınların birbirine destek olması şart. Birbirimizin arkasını toplamayı geçtim; en azından kuyusunu kazmayalım. Yoksa bu devran böyle sürüp gider. Yani; go on girl go on. Trust thyself an’ go on with all other sistas 🙂

Sanayi devrimi mesela. O döneme bakın. Kadınların güçlenmesi bu durum karşısında erkeklerin takındığı tavırlar. Bence bunlar araştırılmalı. Diğer coğrafyalara bakın: Orta Doğu; kadınlar rehavete kapıldığında ne hale geldiklerini; sonrasında özgürlüklerini geri kazanmak için ne kadar çaba sarf ettiklerini hatırlayın. Aslında bunun kadını erkeği de yok. Hiç kimsenin kimseye ne yük olmaya, ne boynunun borcu olmaya; ne kimsenin kimseye bir sorumluluk duygusuyla askıntı olmaya falan hakkı yok, olmamalı. Kimsenin kimseyi de bir takım çıkarları ya da ihtiyaçları doğrultusunda kullanıp, sonrasında da hiçbir şey olmamış gibi; hatta sen istedin tarzında yarı yolda bırakmaya da hakkı yok. Sözüm baştan taklacı güvercin olup, menfaati her neyse, elde ettiğinde, toz olan arkadaşlara. Taraflar eşit şartlar altında bir aradaysa, ayrımcılığa da gerek yok ama değil işte. Ne yazık ki. O nedenle en azından adil bir birliktelik için dikkatli olalım. Birbirimize köstek değil destek olalım.

Dolayısıyla hepimiz insanız ya birbirimize de ihtiyacımız var filan ama bunu insan gibi halledelim. Bence halledebiliriz. Hala umudum var bu konuda. Ne istediğimizi, açıkça sınırlarımızı, kim olduğumuzu; bunları çok saklamadan gizlemeden birbirimize anlatabilmeliyiz. Düzgün insansan, düzgün insan gibi davran veya değilsen de ona göre rengini belli et. Hani bu şekilde birbirini kandırmanın, hatta kendini kandırmanın çok bir anlamı yok diye düşünüyorum. Zaten üç günlük dünya kalp kırmaya da üzmeye de insanları heveslerinizle umutlara boğup sonrasında bok gibi hayal kırıklıkları ve güven yitimiyle bırakmanın da bence vicdani bir yanı yok. Aynı şekilde bir takım mağduriyetler yaşamış gibi kendini gösterip insanlardan acıma dilenmek ya da işte anlayış beklemek.. Bunlar da hoş görünmüyor. Hepimizin yaraları, travmaları var ama bu travmaları insanların gözüne gözüne sokup da ‘bak! benim bunlarım var.. sakın beni üzme.’ der gibi anlatmak da çok caiz değil bence. Yakınlık kurmak niyetiyle yapılan paylaşımlar sözümden istisna. Tabi, ben böyle konuşuyorum ben hiç mi böyle davranmıyorum? Benim de çok fazla yanlışım, eksiğim vardır. Benim de bir çok zaman bu hataları yapmışlığım vardır. O yüzden yazdıklarım her zamanki gibi en çok kendime söyledigim şeyler olmakla birlikte hepimize. Üç aşağı beş yukarı hepimiz aynı hamurdanız ve hepimiz bu hataları az ya da çok yapıyoruz. Ancak dikkat edilebilir.

Bu tek bir insan ya da tek bir olay üzerinden hayatı anlamlandırmaya çalışmanın yanlışlığı üstüne şu benzetmeyi yapabilirim. Mesela dünyada sadece tek bir yeri görüp bütün dünyayı oradan ibaret zanneden bir kafa yapısı gibi. Keşke öyle olsa diyebiliyorum. Keşke dünyanın yedi harikası değilde dünyanın tek 1 harikası olsa ve biz sadece onu bilsek. Yani şu anlamda söylüyorum: tabii ki çeşitlilik çok güzel, eğlenceli ama bu kafa karışıklığı ve bu alternatif çokluğu üzerinden bu kadar savruluşumuz, elimizdekinin kıymetini bilmeyip, aklımızın hep diğerinde kalması ve hayatı aslında bu kadar kaçırışımız; anın değerini, kişinin kıymetini bilemeyişimiz, hakkını veremeyişimiz yüzünden bunu söylüyorum. Yoksa tabii ki dünyada çok daha fazla yer olsun. 7 değil 77 harika olsun ve biz hepsini görüp, bilelim ama dönüp dolaşıp özümüze döndüğümüzde anda kalmış olalım. Anı yaşıyor olabilelim. Bizim özümüze uygun olan tek harikayla mutlu ve doyum içinde kalabilelim. Geçmişe takılmanın ya da geleceğin kaygılarıyla boğuşmanın anlamsızlığını anlayıp; şu anın netliğini ve temizliğini hissedebilelim.

Posted In ,

Bir Cevap Yazın

Felicetue sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin