İhtimalleri öldürmemek gerekir. Gerçeğin peşine düşüp, her ihtimali deneyip sonunda olmadığını görmek ve milyonlarca olasılıktan sadece birini kabul edip (yaşananı) çok da kurcalamadan yola devam etmek gerektir belki de.
Herkesin yaşanmışlığı, gerçeği, bildikleri, deneyimleri bambaşka olduğundan; bir insanın size söylediği söz ya da yaptığı, yapmadığı tüm davranışlar… Siz onu algılayana kadar kaç şekil değiştiriyor farkında mısınız?
Misal, Tukarafa diye bir kabile olsun, Afrika’dan. Bir de Avusturalya’daki aborijinlerden bir grup. Afrika kabilesindeki adam, Hamaraba, Avusturalya kabilisindeki adama bir kamış hediye etmiş olsun. Ederken de kendi dilinde -tabi bu dil onun kültüründen, anaelerinden gelen öğelerle oluşmuş- dostuz anlamına geliyor demek istemiş olsun ve kendi dillerinde bunun karşılığı olan ‘forayama’ kelimesini kullanmış olsun.
Bakalım karşılığına;
Aborijin, bu duruma karşılık savaş başlatmış; neden mi? Çünkü Avusturalyalı aborijinin, -Dabilamo diyelim- kabilesinde ‘forayama’ savaş açıyoruz demekmiş ve bu kelime üstüne mutlaka atağa geçilirmiş.
Hamaraba kendine uzanan mızraklardan hiçbir şey anlamamış ve hemen gardını almış. O sırada her iki kültürü de tanıyan bir elçi oradan geçiyormuş ve elçiye zeval olmaz felsefesiyle; aslında bu kelimenin her iki tarafta ne anlama geldiğini ve büyük bir yanlış anlaşılma olduğunu anlatmak ve asıl niyeti söylemek yerine; gözünü hırs bürümüş ve bırakayım birbirlerini kırıp geçirsinler de her iki kıta da bana kalsın deyip, yürüyüp gitmiş.
Bundan sonrası ihtimaller dahilinde ve fakat her ihtimali siz kendi içdünyanıza göre tamamlayabilirsiniz. Hayal gücünüze ya da inançlarınıza bağlı olarak değişir.
Bu başta verdiğim iletişim sorunsalı ve katmanları için uç bir örnek oldu, evet ama aslında aynı dili konuşmamıza rağmen; senin yaşanmışlıklarınla, karşı tarafın ne niyetle bir şeyi söylediği ve senin bunu nasıl yorumladığın öyle çok değişkenlik gösterebiliyor ki. Belki de olayları ve dolayısıyla hayatları, komedi, dram, trajedi, trajikomik, absürd mizah, romantik komedi ve bilimum farklı açıdan okuyup yazmak belki de bizim olaylara bakış açımız, algımız ve yaşanmışlıklarımıza rağmen içimizdeki korku ve umut dolu cesaretimize bağlı olarak değişkenlik gösterebiliyor.
İletişimde öncelikle bir gönderici yani kaynak (sender), bir alıcı yani hedef (receiver), bir iletişim kanalı-ağ (network), iletilecek mesaj-haber,duygu-düşünce (message) en temel unsurlardır. Bunların yanı sıra bağlam (context) ve geri dönüt (feedback) de önemli iki aşamadır.
Şunu biliyorum ve her an gözlemleyip, deneyimliyorum. Birine bir duygu ya da düşüncemizi aktarmak istiyoruz. Düşünce aktarımı daha risksiz ve kolay ama duyguları aktarmak ciddi anlamda sıkıntılı olabiliyor.
Birini sevdiğimizi ancak aynı zamanda yaptığı bir davranışın bizi incittiğini belirtmek istiyor olalım:
1)A)Yapıcı bir dil kullanılabilir. Mesela sandviç tekniği deniyor. Önce olumluyu söyle, sonra eleştirini yap (olumsuz), sonra yeniden olumluyu söyle (o kişinin bizim için değerli olduğu ve onu sevdiğimiz gibi..)
B)Daha agresif, tehditkar, kaba ya da alaycı bir dil kullanılabilir. (Böyle devam edersen, beni kaybedersin gibi; koşullu bir sevgiye işaret eden ya da tehdit edici)
C)Daha ılımlı, stratejiden uzak, doğal, içimizden geldiği gibi ve o kişiyle aramızdaki duruma, kimliğe, yaşanmışlıklara bağlı olarak; kişisel farklarımızı göz önünde bulundurarak daha etkili bir şekilde muhatabına ulaşmasını sağlayacak cümleler kurarak ve beden dilimizle de doğru şekilde destekleyerek.
Birine bir şeyi iletmek, ifade etmek, anlatmak istediğimizde; önce kendi niyetimizi ve amacımızı iyi bilmeliyiz. Önce kendimize karşı dürüst olmak elzem öneme sahip bence. Sonra o kişinin anlayacağı dilden anlatabilmek. Misal aşçılıktan hiç anlamayan bir doktora ölçülü olmanın önemini anlatacağınız bir anektod vermeniz gerektiğinde; kekin iyi kabarması için, unun ve kabartma tozunun mm ölçüsünün büyük öneme sahip olduğu örneğini vermek yerine; bir hastalıkta verilen ilacın dozajının mm farklılıklarının hayati öneminden bahsetmek gibi..
Sonrasında kanal, bağlam, v.s aşamalarını da sağlıklı geçti mesajımız diyelim.
Karşımızdaki bunu tamamen kendi merceğinden, kendi filtrelerinden geçirerek, kendi yaşanmışlıkları, inançları, hayata ya da insan/olay/duruma olan bakışı, kendi iç dinamikleri, o an içinde bulunduğu vaziyet, v.s gibi birçok unsura bağlı olarak değişkenlik gösterecek şekilde anlayacaktır.
Yani kaynaktan gelen bilgi alıcıda bir duygu ya da düşünce oluşturuncaya kadar ne çok aşamadan geçiyor, öyle değil mi? Ee hal böyleyken, birçok mesajın ya da aktarımın yamulmaması, eğilip bükülmemesi, mümkün mü?
Zaten karşımızdakini manipule etmek, kullanmak, yönlendirmek, provoke etmek, sömürmek, kandırmak, v.s. Gibi niyetlerle yapılan iletişim çabaları ayrı bir kategori. Benim söylediğim ideal açık ve dürüst iletişim. Onda bile bunca değişim ve niyet aşımı oluyorsa; diğer türlüsünü düşünmek bile istemiyor insan. O nedenle, iyi niyet, hoşgörü, sağlıklı ego, sağlıklı öz bilinç, düzgün çizilmiş ve nefes alabilen sınırlarla karşıdakini dinleyip anlamak ve kabullenmek gerekir. Doğal olarak yeni tanıdığımız insanlarda geri dönüt almak, teyit etmek, yanlış anlamalara maruziyet vermemek için elzemdir. Tabi bir iletişim ustasıysanız ya da insan sarrafı, o zaman fazla zahmete de gerek yok. Ne mutlu size ki bunca insan tanımış olmanın kaymağını yeyin zaten. Ne de olsa onca emek vermiş, zaman harcamışsınız bu konuda. Bilineni bir daha öğrenmeye gerek yok da diyebilirsiniz. İnsanlara, belirli kalıplardan, hiç zahmete girmeden öğrenilmiş çaresizliklerimiz ya da algıda seçiciliklerimizle yaklaşmak da bir seçenek. Oldukça da ekonomik ve risksiz bir tercih üstelik.
Mesela, kleptomani geçmişi olan bir adam düşünün; Hayal Bey; ama Tövbe etmiş o işlere. Fakat bir yandan da hep içinde hala o eski heyecan ve haksızlığa hesap sormuşluk hazzını yaşıyor ve deli gibi özlüyor o günleri. Fakat bir yandan da artık belli bir vicdan ve doğruluk mekanizması da oluşmuş içinde; o nedenle arzular şelale olunca bu konuda, hemen suçlu hissediyor korkuyor, vicdan yapıyor ve her gün gururla yeniden masumiyeti seçiyor
O hazzın yerine de başka bir şey koymuş; inançlarına göre çalmak çırpmak günahmış ama adaletsiz dünyadan intikam almak için bu kez haksızlığa uğrayanların hakkını aramak adına, gidip hukuk okumaya karar vermiş ve 4 yıl sonra avukat olunca, tüm mağdurların yanında duracağına söz verdiği bir hukuk bürosu açmış. İşler yolunda gidiyormuş. Bir de ortak yapmış kendine. O avukat da dişli, hırslı ve tuttuğunu koparan bir kadınmış; Hayat Hanım. İkisinin ortak yanları, hakkın yerini bulmasıymış.
Güzel işler yapmışlar birlikte. Larakonya ülkesinde adalet aramak, hakkın sahibine teslim edilmesi kolaymış. Bütün sistemler, bireyin ve toplumun yanında dururmuş. Herkes adalete güvenirmiş çünkü en ufak bir yanlış olsa, tüm stk lar, kamuoyu ve gerekli merciler derhal faaliyete geçer ve gerekeni yaparmış.
Eğitim, gerekli gereksiz bir yığın bilgi ezberletmek yerine çocuklara, gençlere önce iyi ahlaklı, kendine ve Dünya’ya faydalı bireyler olabilecekleri aynı zamanda da bireysel farklılıklarına odaklanarak kendi potansiyellerini gerçekleştirebilecekleri imkanlar sağlarmış. Çocuklar ilkokuldan, acil bir durumda ya da teknolojisiz bir dünyada bile hayatla başa çıkabilecekleri, kendi başlarının çaresine bakabilecekleri tüm donanımlara sahip oldukları yetiler öğrenip, hayata geçirerek mezun olurlarmış.
Ortaokula geçtiklerinde hepsi, temel teknolojik gelişmelerden haberdar ama gerçek hayatta işlerine yarayacak becerilerle donatılmış; kolektif bilinç anlamında da sağduyulu ve sürü psikolojisinden uzak, sağlıklı bir sorgulama sistemine sahip fakat aynı zamanda da yardımlaşma, dayanışma duygusunu yücelten ve uygulayan ergenler olurlarmış.
Lisede artık herkes, ne olmak, ne yapmak istediğini bilerek; kendi sınırlarını, potansiyelini anlamış ve ona göre yol alan bireylere dönüşürlermiş.
Larakonya böyle bir ülkeyken, hak, hukuk, adalet için çok da cengaver olmaya gerek yokmuş zaten.
Mesela hiçbir yerde kameralar yokmuş. Buna gerek duyulmaz; diğer potansiyelsiz ya da potansiyel vaad eden ülkelerdeki gibi insanların tüm halleri devamlı sirk maymunu gibi kayda alınmazmış. O nedenle de insanlar daha rahat, kendileri gibi olabilirlermiş.
Herkes anı yaşamakta ya da hayatın akışıyla uyumlanmış vaziyetteymiş; o nedenle de devamlı selfie çekip, gördüğü her abidenin fotoğrafını çekme gereği duymazlarmış. Zaten tüm o sükseli yerlerin fotoları internette sınırsız sayıda varmış ve hava atacağım derdiyle bir tuvaletteyken selfie çekmediği eksik kalanlardan biri olmaya gerek yokmuş; o anı deneyimlemek hepsinden kıymetliymiş. Zaten az olan değerlidiri bu toplum iliklerine kadar çok ama çok iyi bilirlermiş.
Lakin her zaman, her yerde olduğu gibi, hayat içinde sorunlar çıktığında, gerekli birimler devreye girer, sorunları çözerlermiş.
Mesela dezavantajlı durumda olan bir engellinin hakları ihlal edildiğinde bizim avukat içindeki adalet ateşi -en çok da içinde bir zamanlar kendine ters psikolojiyle hatalar yaptıran o patolojisinin iyileşmiş haliyle- devreye girer hakkın yerin bulması için belediye ve tüm muhattap kurumlarla iş birliği yaparak sorunu çözermiş. Ya da maddi olanakları daha kısıtlı bir ailenin masrafları konusunda, kimseyi gücendirmeden ve yardım elinin nereden geldiği değil; yardım eli bile anlaşılmayacak şekilde; aile bireylerinin yanında olmak üzere tüm merciler üstlerine düşeni yaparlarmış. Kimse de iyi niyeti suistimal etmez, kendine sağlanan imkanları ya da öğretilen balık tutma stratejilerini kötüye kullanıp, ihtiyacından fazlasını talep etmez veya yan gelip yatmaya kalkmazmış.
Çünkü Larakonya’da herkese 7 yaşına gelip ilkokula başladığı zaman; sağlıklı egoları olması için sihirli sudan içirilirmiş. Bu suyu içen tüm çocukların egosu; sadece gerektiği kadar tüketmeye, aç gözlü veya bencil olmamaya, hayatı dengeli yaşayabilecek kadar üretmeye ve ne için üretip, tükettiğini bilen ve bundan razı olan bireylerin egoları olurlarmış.
Yunus Emre’nin dediği gibi;
“Bir bahçeye giremezsen durup seyran eyleme.
Bir gönül yapamazsan yıkıp viran eyleme.”
deki gibi bir durum pek de olası olmazmış o nedenle. Zaten tüm bağlar, bahçeler herkesinmiş ve herkes ihtiyacından fazlasını tüketme güdüsünde olmadığından; her yer herkesinmiş. Acıkan istediği bahçeden istediği elmayı, armutu koparıp yiyebilirmiş. Gönül yapmaya gelince, zaten gönüller bir olsun halet-i tüm ülkede kol gezdiğinden; herkesin niyeti de bağcı- bahçıvana teşekkür edip,karnını doyuracak kadar üzüm yemek olduğundan; Yunus Emre huzur içinde uyuyordurmuş. Zaten, söylemeye lüzum yok; üzümü yiyen fazlasıyla başka yerlerde gerekli üzümü ya da zanaati neyse ona uygun olarak ürettiği ürünü, hizmeti kamuya sunarmış. Kimse bunlara dikkat bile etmezmiş. Herkes mutlu mesut yaşayıp gidermiş.
Lakin, Hayal, 12 yaşındayken bu ülkeye gelmiş ve ailesi oldukça dar gelirli bir aileymiş. Bu nedenle sihirli suyu ancak 12 yaşında içebilmiş. Ee tabi suyun kerameti de diğer çocuklara nazaran biraz daha geç sirayet etmiş onda. O nedenle, yırtık pırtık giysileriyle futbol oynamaya çıktığında, arkadaşları ona üzülür ve kendi giysilerinden getirirlermiş. Çok da belli etmemek için; “Takımın forması, hepimize dağıttılar. Bu da seninki.” filan derlermiş ama o yine de tahmin edermiş gerçeği. Çok da utanır, ezilirmiş çocuk haliyle. İçerlermiş, Yaradan neden kendini fakir, onları orta ya da zengin ailede dünyaya getirdi diye.
İşte bu adaletsiz dağıtıma tepki vermek için ilk defa 14 yaşında, komşularının evinden değerli bir biblo çalmış. Onda olmayanın başkasında olmasına olan tahammülsüzlüğü bir nebze azalmış. Birkaç defa daha buna benzer eylemleri olmuş ve her seferinde, o yasağı delme heyecanı pek hoşuna gitmiş. Kendini o heyecanı yaşarken hayatta hissedebiliyormuş adeta. Yoksa, vasat, işe yaramaz, muhtaç gibi hissediyormuş.
Fakat 15-16 larina geldiğinde; nihayet sihirli suyun kerameti tesire başlamış ve içinde dinmek bilmeyen bu haksızlığa haksızlıkla cevap verme baş kaldırısı dinmiş ve o yasak delme heyecanını bastıracak başka bir yol çizmiş kendine. Böylece avukat olmaya karar vermiş ve dedektiflik dersleri de alarak; bir taşla iki kuş vurmuş. Hem haksızlıkla mücadele ya da dezavantajlılar için mücadele edebileceği bir mesleği, hem de tüm bu mücadele esnasında, başvurabileceği ve heyecan ve haz duygusunu doyuracak beceriler edinmiş ve hayata geçirmiş.
Fakat çocuk-ergen de olsa işlediği günahlar içini yakıp kavururmuş ara sıra. Telafi etmek için de fazla mesai yapar; bir haksızlığın daha hakka kavuşmasına hizmet edermiş. Yine de ince bir sızı kalmış içinde zaman zaman sızlayan ve kötü hissettiren bir vicdan azabı.
Hayal ve Hayat bir duruşmada karşı taraf avukatı olarak tanışmışlar. Davalı ve davacı avukatları olarak; çatışsalar da; meslek etikleri birbirlerinin pek hoşuna gitmiş ve çıkışta bir kahve içmek üzere, randevulaşmışlar. O gün gelip çatmış ve kahvelerini yudumlarken, biraz işten, biraz ülkenin ve dünyanın durumundan bahsederlerken; konu konuyu açmış ve birkaç kez daha görüşmüşler. Sohbetleri esnasında kah kariyerlerinin gidişatı kah mesleklerinin öneminden; bir yandan da genel geçer gündemlerden konuşurken, ortak olmaya karar vermişler
Hayat, Larakonya’da doğmuş fakat babasının tayini nedeniyle; 10 yaşına gelene kadar başka bir ülkede yaşamak durumunda kalmış. O da 7 yaşında sihirli sudan içme fırsatını yakalayamamış. Fakat nihayet 10 yaşında Larakonya’ya döndüklerinde, hemen içirmişler küçük hanıma sudan ve onda da 3-5 yıl içinde etki etmeye başlamış suyun alamet-i farikaları.
Kız çok güzel ve zeki bir kızmış ve her bakan dönüp bir daha bakarmış. Güzelliği dillere destan olan kız yaşına göre oldukça olgun ve bilge tavırlar sergilermiş. Özgürlüğüne düşkün fakat bazı çocukların çok iyi bildiği katakülliler bilmediğinden, öğretilse de pek beceremediğinden önce iyi niyetle herkesin kendini beğenmesi karşısında, her insan evladı gibi biraz kibirlenir ama nazarlar üzerinde fazla takılı kaldığında da biraz korkar, gerilir ve sıkılırmış. O nazarları üstünden uzaklaştırmak için ne numaralar yapmazmış ki.. Mesela, kendi saçını hiç taratmamak, ya da kendine berbat bir kahkül kesmek, babasının traş aletiyle yüzündeki şeftali tüyleri kesmek gibi türlü girişimleri olurmuş. Gerçi bunlar daha çok keşifçi özelliklerinden ve özgür ve vahşi doğasından kaynaklıymış ama bazen bile isteye; çirkin olmak için tüm suratını annesinin rujuyla kırmızıya boyamak gibi yabansı hareketleri de olurmuş.
Minik kız, keşifçi, hareketli yapısı nedeniyle, güzelliğinin de dikkat çekmesine alışageldiğinden; girdiği her ortamda ilgi odağı olurmuş. Bu durumdan memnun olmayan ve ‘gölgede kalan?!’ bazı akranları tarafından zorbalığa uğrasa da, genelde tokata tokatla yanıt vermez, keşiflerine devam edermiş. Arada bir sıra kendindeyken, sırasını almaya kalkan arkadaşıyla saç baş dalarlarmış birbirlerine; hakkını yerde koymazmış yani ama çocuk işte 10 dakikaya unutup devam ederlermiş oyunlarına bir şekilde aralarında anlaşıp. Bazen kendi de benzer çakallıklar yaparmış. Oyuna çok da gönüllü olmayan arkadaşlarını, oyuna zorlamak gibi. Ya da pek temas sevmeyen arkadaşlarını El Maira gibi tutup bağrına basmak ya da el şakası yapmak gibi.
Onun da çok beğenip kıskandığı kişi ve durumlar olurmuş tabi. Mesela güzel ablalara hayran hayran bakar, onlar gibi olmak için sabırsızlanırmış ya da arkadaşının güzelliğine imrenerek baktığı olurmuş. Gelinlik merakı yüzünden her gelin gördüğünde neden kendinde yok diye ağlar; dinleye olan merakından, ayağının uyuşmasını bile ‘ayağın sim sim oldu’ diye betimlermiş.
Türlü zararlar görmüş, sınırları keşfe çıkan abi ablalardan ya da akranlarından. Ama yaşadıklarının ancak onda biri olumsuzmuş. Onda dokuzu, sevgi, arkadaşlık, dostluk, güven, adalet düzeni, sınırlara saygı, barış üzerine ilerlermiş.
Gel zaman git zaman kızcağız bu yoğun ilgi ve beğenilere, tüm bu biriciklik hissine öyle alışmış ve kapılmış ki; biraz ukala bir narsistik yapı oluşmaya başlamış içinde. Takriben 9 yaşındayken, keşifçiliği, oyunculuğu yüzünden başına gelmemiş iş kalmamış. Boş havuza düşmeler, sayısız kez hızla merdiven inerken düşmeler; cahil cesareti yüzünden çatlak olduğunu göre göre ‘aman bir şey olmaz, ya da bakalım olacak mı?’ Gibi denemeler sonucu klozetin kırılıp bacağını yarması gibi pek çok kaza gelmiş başına. Kaybolmuş mesela yine bir gün başını alıp keşfe çıktığı bir zamanda. Zabıta bulmuş ve dehşete kapılmış ailesine 5-6 saat sonra teslim etmişler. Koşarken düşüp yüzünü tırtıklı asfaltta sıyırmış. Arkadaşıyla ölü olarak buldukları kuşu gömmeye kalkarken, arkadaşının kürek görevi görmesi için kullandığı mermeri kaldırırken bizimkinin kafasına indirmesi sonucu bir hafta mosmor ve şiş bir alınla gezmiş. Sayısız kez düştüğü bisikletinden, sayısız kez parçalanan dizi ve dirseklerine ek olarak, bir keresinde düşüp kalbinin üstüne batan frenin sivri ucu az kalsın kaburgasını delip, ölümüne neden olacakmış. Fakat bizimkinin pek akıllanıp uslanacağı yok gibiymiş; o nedenle annesi kızına bazı yasaklar koymak durumunda kalmış. Annesinin görmediği ya da yanında olamadığı zamanlarda başına gelen türlü kaza ve aksiliklerden korumak için biraz pamuklara sarıp sarmalayıp, uzaklaştırmış kızını herkesten. Tabi bizim ki annesine sarmış bu durumda. Tüm yaramazlıkları, sınır denemeleri ve enerji boşaltımının ihalesi evde annesine kalmış. Bir yandan da kendi bebekken annesinin geçirdiği rahatsızlık nedeniyle, hep korkarmış onu kaybetmekten; o nedenle ne zaman yaramazlık yapıp annesini üzse; hem normal ve sağlıklı bir çocuk olarak oynadığı oyunlardan keyif alır, hem de oyunların doğası gereği düşüp yaralanmalar ya da kırıp döktükleri nedeniyle annesini üzüp yorduğu için büyük pişmanlıklar yaşarmış.
İşte bizim avukat ortağı gibi o da keyif aldığı şeyin, başkalarına zarar verdiğini görüp, yanlışını anlamış ve uslanmaya karar vermiş. Annesinin sözünden çıkmamaya, ne derse onu yapmaya..
Nihayet 10 yaşına geldiğinde, Larakonya’da dönmüşler ve sihirli sudan içirilmiş. Ona da 3-5 yıl içinde tesir etmiş ve o da gereksiz egosundan kurtulup; tipik bir Larakonya vatandaşı gibi kendi ve başkalarının potansiyellerini gerçekleştirmek ve anlamlı, yaşamaya değen hayatlar kurmak ve yaşamak üzere büyümeye devam etmiş.
Liseye başladığında, fıtratına uygun olarak, aslında doğa bilimleriyle ilgili bir bölüm okuyup; hem aktif olacağı, hem dünyayı keşfedebileceği bir bölüm seçmek istemiş ama son anda dünyanın adalete daha fazla ihtiyaç duyduğunu fark edip; içinde onda birlikte olsa uğradığı bir takım haksızlıkların yarattığı adaleti tecelli ettirmek adına hukuk okumaya karar vermiş.
Bir yandan insan doğasına, insanın yaradılışına, tekamülüne de fazlasıyla merak salan kızcağız, keşfetme hazzını insanları ya da onların yaşantılarını keşfetmeye de adamış bir yandan. Ve fark ettiği en büyük gerçek; farklı özelliklere sahip olsak da; aslında hepimizin tek bir derdi olduğuymuş: önemli ve ölümsüz olmak. Var olmak, var kalmak. Değerli olmak ve bunun süregitmesi..
En büyük adaletsizliği, Larakonya dışında bazı ülkelerde görmüş. En çok da cinsiyet eşitsizliği pek sinirini bozuyormuş ilk bu mesleği icra etmeye karar verdiğinde.
Kadın hakları, pozitif ayrımcılık, feminizm gibi konular pek dikkatini çekiyor ve uzaktan da olsa yurt dışına bu konularla ilgili destek sağlayacak çalışmalar yürütüyor ya da halihazırda yürüyen projelere destek veriyormuş. Mesleğin ilk 12 yılı böyle geçmiş. Bu konularla ilgili birçok uluslararası projeye imza atmış, büyük projelerde paydaş olmuş.
Ve nihayetinde, artık kalıcı düzen kurmak üzere yurduna kesin dönüş yapmış. Zaten evi hep Larakonya’daymış fakat iş gereği pek çok yurt dışı gezisine katılmak durumunda olduğundan; bir ayağı devamlı dışarıdaymış.
Artık Hayal Bey’le ortak olma durumu söz konusu olunca; yavaş yavaş yurt dışı ayağı azalmış ve nihayet stabil ve durağan hayata geçmiş.
Devam edecek…
Bir Cevap Yazın