Ankara’nın soğuk ve karlı 1985’inden pek eser kalmamıştı. Bahar çoktan gelip geçmiş; kavruk yaz sıcakları insanların yüregine yavaştan korku salmaya başlamıştı. Radyoda hafif bir cızırtıyla; KKTC‘de, Rauf Denktaş’ın cumhurbaşkanı seçildiği duyuluyordu.
Sema, doğanın kendine tanıdığı sürenin sonuna gelmiş ve artık ikizlerini kucağına almak üzere yetiştirildiği hastanede, tüm o nefes kesen sancılara rağmen bir türlü tam olarak açılmayan kasları nedeniyle, suni sancıya maruz bırakılıyordu.
-Ikın kızım.
Haykırmalar, çığlıklar ve 6 saatlik parçalanıp bölünme ve çoğalma eyleminin ardından nihayet Zeynep ve Elif bebekler de artık bu dünyadaydılar. Aramıza hoşgeldiler.
-Bu kızlar çift yumurta, Sema hanım. Bundan haberiniz var mıydı?
-Sema bu haberi aldığında hala yarım yamalak yaşadığını hisseder bir haldeydi ve ebe hastanenin sert çarşaflarına dertop edilmiş bebekleri teker teker ona yaklaştırıyordı.
-Ne? Nasıl olur, doktor bana muayenelerde hep tek yumurta olduklarını söylemişti.
O zamanlar ultrason denilen icat pek yaygın değildi. Ancak çok varlıklı ailelerin gidebildiği birkaç özel hastanede, sadece ses işlevi olan aletler vardı ki; zaten Semalarda o ailelerden biri değildi. Birçok diğer sıradan aile gibi onlar da sadece doktorun muayenesindeki tecrübesine dayalı bilgiye güvenmek zorundaydılar. Öyle de yapmışlardı ancak bu gerçekten çok büyük bir sürpriz olmuştu tüm aile için. Belki önemli bir detay değildi ama kızlar birbirine benzemeyeceği için Sema biraz içerlemişti. O aynı görüntüde iki kız hayal etmişti hep. Aynı karakterde. Biraz fantastik bir istek olduğunun farkında olsa da kendini bu hayali kurmaktan alıkoyamamıştı. Farklılıklar hiç ona göre değildi. Zaten ikiz olduklarını öğrendiğinde de eğer artık kürtaj olacak dönemi geçmemiş olsaydı, kesin olurdu. İkileme, ikiliğe karşı hep mesafeliydi ama beş ay boyunca en azından tek yumurta olup tıpatıp aynı olacaklarını umarak -biraz hayalperestlik, biraz cehalet, biraz da hamilelik nedeniyle alt üst olmuş hormonlarının etkisiyle, bu konuyu istediği gibi olacağı konusunda hayallere inanmayı tercih ederek geçirdi. Ancak şimdi kızların çift yumurta olduğu bilgisiyle hastane odasında kalakalmıştı.
_________________________________________________
2025 in Haziran’ında Sema kızlar için sürpriz doğumgünü düzenlemişti. Elif zaten Ankara’daydı. Zeynep ise annesinin yoğun ısrarları üzerine bütün o konformist ve özgür hayatına kısa bir ara verip; Ankara’ya seyahet etmek üzere, İstanbul’dan gelmekteydi.
_________________________________________________
Geçen kırk sene tamamen sizlerin hayal gücüne bırakılmıştır ancak kesin olan en büyük gerçek-bir gerçeğin kesin olması ne kadar absürdse de_o derece gerçekti_- ikizlerin kuzey ve güney kutbu kadar birbirlerine zıt olduklarıydı. Fiziksel olarak neredeyse tek yumurta denecek kadar birbirlerine benzemelerine rağmen, kişilik, hayat görüşü, inançsal değerler ve birçok konuda yin yang ın içinde bulunan zıttının bir zerresi bile yoktu birbirlerinde.
Elif
Elif’in ruhuna adeta korku kazınmıştı. Birçok şeyden korkuyordu. Özellikle de Allah’tan ve Cehennem’den. Cennet’i garantilemekten umudunu keseli çok olmuştu. Artık tüm edimleri en azından cehennem azabını sonsuzluktan kurtarmak adınaydı. Tüm o kalp kırmamaya çalışmalar, kimsenin üstüne basmayı bırak, artık belki zararı dokunur diye insanlarla arasına ördüğü kapkalın sur duvarları her geçen sene biraz daha kalınlaşıyordu ve o kendi yarattığı Cehennem’de her geçen sene biraz daha sıkışıyordu. Kendini sanki doğuştan günahkar ve lekeli hissediyordu. Her şeyi doğru da yapsa asla yetmiyordu; mutlaka kendinde bir eksik, kusur buluyordu. Yaptığı her eylemin defalarca sağlamasını yapıyor ama yine de hiçbir zaman bir ohh çekip kendiyle gurur duyamıyordu. Çağdaşlarına göre pek az günah işliyordu. Kelimenin tam anlamıyla içinde bir ‘zındık’ vardı ve adeta onu yönetiyordu. Tıpkı gölge oyunlarındaki kukla gibiydi kendi hayatında. Zındık ise Hayâli idi. Sanki Elif’in ezelden beri bir kökü yoktu ve asla aidiyet hissedemiyordu. İçinde hep bir kara delik; oraya ne tıkıştırsa da asla dolmuyordu. Ve yine yaradılışsal mı yaşadıklarından mı bilinmez o hiç bitmeyen suçluluk psikolojisi dinamikleri onun beyninde bu kurgusal ve fantastik Cehennem’den biraz indirim sağlama adına devamlı onu aynı döngülere sokup duruyordu. Aidiyetsizlik hissi, yersiz, haksız hatta hadsiz suçluluk duygusuyla birleşince tek yerleşebileceği yerin Cehennem olduğunu sanıyor; hem bir yandan kendi kendini oraya tıkıştırıyor; hem de ondan biraz kotarmak adına delice çabalar gösteriyordu. Hiç yaşamıyordu adeta. Daima yere bakarak yürürdü. Belki biri kendini görür beğenir, kendinin yüzünden Allah’ı unutur diye ödü kopardı.
Zaten evlilik dışı bir ilişki günahtı. Hatta evlenmek niyetiyle birileriyle tanışmak üzere kafeye, büfeye gitmek de haramdı. Orada insanlar olursa ve hiçbir temas olmazsa olabilirdi ama karşısına hiç bunu kabul edecek biri çıkmamıştı. En bağnazı ya da en edeplisi demeli belki; mutlaka: ‘tensel uyumu anlamak önemli’ deyip bir takım yakınlık halleri içine giriyorlardı.
Elif adeta varlığı bir günahmışcasına ve yok olmak bile bu lekeyi belki zar zor temizlemeye yeter inancıyla yaşamına devam ediyordu. Kafası her şeye çalışıyordu ama birazcık huzur bulacağı ne varsa yakıp yıkmaya hazırdı. Kendini böylece güvence altına aldığını sanarak geçiyordu seneler ve fakat ne yapsa yetmiyordu. Belki bu sırtlarını zincirleyen üyelerinin olduğu bir tarikata katılma vakti gelmişti artık.
Zeynep
Zeynep, İstanbul’da oldukça başarılı bir avukattı. Yaşam tarzı olarak da bahsedildiği üzere, ikizinin tam zıttı bir vicdan ya da iç dinamikle yaşıyordu. Son derece bencil, çıkarcıydı. Tam bir zamane kadınıydı. Hayatta haz verebilecek ne malzeme varsa, hedonist bir merakla denerdi. Erkekler konusuna gelince, erkekler onun için adeta birer palyaço gibiydiler. Dışları gülen, ama içinde hep ağlayan palyaçolar ve Zeynep kendini bildi bileli palyaçolardan nefret ederdi. Bir insanın acı çektiğini gizleyip, diğerlerine neşe saçması ona bir tür riyakarlık gibi gelirdi hep. Birçok kişi bunu fedakarlık gibi görse de onun için böylesine maske takmak, mide bulandırıcı derecede aldatıcıydı ve insanlığa yakışmıyordu. Sirklerden ve hayvanat bahçelerinden de tiksinirdi mesela. Bir sürü güzelim hayvan, doğal yaşam alanlarından çalınıp, birileri eğlensin, birilerinin veletleri hayvanları yakından görüp tanısın diye kurulmuş hapishanelerdi ona göre. Sanki belgesellerden filan tanıyamazlarmış gibi. Sirkteki akrobatlara gelince, üç kuruşa emeği sömürülen, aslında müstesna hünerleri olan ama her yeteneğin heba edildiği bir toplumda yitip giden, kıymetleri bilinmeyen, garibanlardı onlar da.
İşte zaman zaman kendini bencillikle suçlayan arkadaşlarına hep bunu hatırlatırdı. Bu düşüncelerini paylaşırdı.
Bir gün bir arkadaşı;
“İnsan, insana ve hayata hizmet etmek için var. Bizim altımızdaki tüm canlılar da biz insanlara hizmet etmek için..”
dediğinde-ki bu arkadaşı tufeyliden para kazandığı işler yapmaya pek meraklı biriydi;
“O zaman sen neden -zaten torunlarının torunlarına bile yetecek kadar parayı cukkaladığına göre- o paraların bir kısmını bağışlamıyorsun? Ya da paralar bankada faizde-ya da döviz, altın, gayrimenkul, borsa, coin; hangisi daha çok getirir, bende olmadığından bilemiyorum; işte hangisiyse onda kalsa da- sen de mesela insanlığa ve hayata hizmet için gidip bir yerlerde gönüllülük yapsan. Mesela Afrika’daki aç çocuklara ya da Dünya’nın birçok yerinde bombalanan ve anasız, babasız, yersiz-yurtsuz kalmış çocuklara, insanlara elinden ne geliyorsa yardım etsen, nasıl olur?”
Deyince züppe ve çok bilmiş arkadaş çenesini kapatmıştı. Kendini savunacağı bir şey yoktu hakkaten. Gereksiz ve hiç hak etmediği bir yerden ukalalık hatta küstahlık yapmış ve ağzının payını almıştı. En azından kendinin farkındaydı da, egosu uğruna çarpıtılmış bir savunmaya girmeden, susup köşesine çekildi.
Konu erkekler iken, Zeynep’in hayata bakışından ve çevresindeki insanlara muamele şeklinden biraz bahsetmek adına konuyu dağıttık.
İşte erkekleri, içleri ağlarken etrafı mutlu etmek için sırıtıp gezen palyaçolara benzetiyordu. Çoğunluk erkeklerin takındığı bu tavra ‘kazanova’ dese de, Zeynep hem özel hem mesleki hayatından dolayı o kadar çok erkek tanımıştı ki; biraz karşı cins erbabı olmuştu adeta ve pervası da pek yoktu topluma. Erkekler; ezik egoları ve yayılmacı fıtratlarına rağmen; aslında dengine geldiğinde sağlam temeller atabilecek yuvalar yapmaya hazır kuşlar gibilerdi. Erkek kuş hünerlerini sergiler, kadın kuş seçer misali; erkekler de habire hüner sergileme peşindeydiler ama öyle bir çağdaydık ki; aşk denilen şey anlık hazlardan ibaret olmaya başlamıştı birçok insan için. Herkes hemen her şeyden ve herkesten sıkılıyor; o yüzden de bol miktarda yedekle, sözde aşk hayatları içinde savrulup duruyorlardı. Bu sözde bolluk, özde yokluktan da tabi ki -zaten fıtr-i yatkınlıklarından dolayı- en çok erkek cinsi nasibini alıyordu. Kadınlar da pek farklı sayılmazdı. Best seller yazarlar, kitaplarının başlıklarında aşka ömür biçiyorlardı. Pek de doğruydu. İki tarafın da yürümek istediği istikamet bir değilse en başta, aşk sadece oksitosin, dopamin, vazopressin seviyesinde kalıyor; işte şartlar, çevre ve kişinin beyin kimyasının kapasitesine bağlı olarak muhtemelen; hormonlar bitince ‘aşk’ da bitiyordu ve devamlı tüketilen ve hep bir başkasında aranan bir şey olmaya mahkum kalıyordu. Zeynep de öyleydi. Beraber olduğu insanlara karşı zerre Eyvallah’ı yoktu. Minicik bir ‘keleği’ bile hoş görmez; derhal ‘siktir’i çekerdi. Zaten kazık atmayan dürüst adamlar da bir yerden sonra bunaltıyordu onu. Sıkıcı, tahmin edilebilir olduklarından, heyecan vermiyorlardı artık. Yani beynindeki haz ve heyecanı tetikleyen yukarıda adı geçen ve hipotalamusunda alev alev yanan o hormonlarının üstüne adeta işemiş ve söndürmüşler gibi hissediyordu sonlara doğru.
Bağ kurmak, anne karnına düştüğümüz andan itibaren edinmeye başladığımız ve ömür boyu öğrenmeye devam ettiğimiz bir kabiliyetti. Bazen ileri bazen geri öğrenmeler olsa da; bağ kurmak bir sanattı ve maalesef artık bunu birçok insan pek de beceremiyordu. Erkeklerin bizleri eğlendiren ama içten içe ağlayan palyaçolar oluşu metaforu da Zeynep’in yaşadığı ya da tanık olduğu ilişikilerden edindiği tecrübeydi. Elde etmek için yapmadıkları şaklabanlık kalmazdı ama kendilerince kadının bağlandığını anladığında hemen diğer hedefe yönelirdi erkek milleti. ‘Sevda baştan gitmiyor; sarılıp yatmayınca’ dizesindeki gibi.. Diğer tavşanı, ayıyı ya da balığı avlamak üzere, artık her neyse, yeni avlarına doğru yol alırlardı. Eskisinin kafasını kopartıp öldürdüğünü sanırken, belki de onun yeniden doğmasına sebep olduğunu bile bilmeden çekip giderlerdi. Bu döngü böyle sürer gider; avcı erkeklerin av hikayeleri hiç bitmezdi. Mübaalağ sanatı konuşurdu en çok da sohbet anlarında. İşte Zeynep de buna aymış bir kadın olarak; asla bağlanmazdı erkeklere. Zaten her halükarda içlerinde ağlak bir prens vardı; hiç çekemezdi mızıldayan koca bebek bir oğlan adamı.
Fakat artık bu durumdan kendi de sıkılmaya başlamıştı.
Doğumgünü
Elif ve Zeynep, yani ikizler, çok uzun zaman sonra yine bir araya gelmişlerdi. Son birlikte vakit geçirmeleri ne zamandı; ikisi de hatırlamıyordu; muhtemelen hatırlamak istemedikleri için anılarından silmişlerdi. Adeta anne karnındayken en son yan yanaydılar gibi bir hissiyat içindeydi ikisi de.
Konuşmayı başlatan Zeynep oldu: ‘Nasılsın?’
Elif: Sağ ol. Hamd olsun, iyiyim. Sen?
Zeynep: Ben de iyiyim, merci. Neler yapıyorsun, nasıl gidiyor hayat?
Elif: Aynı; bildiğin gibi bir değişiklik yok.
Zeynep: ‘Aynı, bildiğin gibi..’ derken bir şey bildiğim yok. Yıllardır konuşmuyoruz.
Elif: Sende ne var ne yok? Neler yapıyorsun? İşlerin nasıl?
Zeynep: Gayet iyi. Her şey yolunda. Hayat güzel ve yaşamaya değer. Sence de öyle değil mi?
Elif: Hayatta gam çekmeyen Ahiret’te Cennet’e gidemez.
Zeynep: Kimin sözü bu, kim demiş?
Elif: Kimsenin bildiğim kadarıyla. Benim düşüncem.
Zeynep: Senin için üzülüyorum. Sanki Tanrı bizi yaratırken, vicdanı ve vicdanın getirdiği gerekli, gereksiz tüm yükü sadece sana yüklemiş de; bana sadece zevk-i sefa‘yı ve duyarsızlığın verdiği gamsızlığı vermiş gibi.
Elif: Vicdan önemli. Bu kadar vicdansız insan olduğu için, bu kadar acılar olmuyor mu bu dünyada? Ben vicdanlı olup, kimseyi incitmemeye çalışarak var olmayı tercih ediyorum. Böylesi az bulunur bir şey. Çoğu ‘zındık’ diyor bana. Öyleysem, ne mutlu bana. Ben nefsimi terbiye ediyorum. Çünkü önemli olan bu dünyada kaç yıl zevk içinde yaşadığımız değil; sonsuz hayatta ne kadar huzurlu yaşayacağımız.
Zeynep: Doğrudur. Ama senin dediğin o hayatı mazlumlara dar eden vicdansızlarla, senin kendine vicdan adı altında acı çektirmenin ne ilgisi var anlayamadım. Üstelik o vicdansız dediğin zalimlerin hemen hepsi -tam da şu an senin muhtemelen temiz duygularla bahsettiğin- vicdan ve ahlak üzerinden bizleri sömürüp, bir takım erdem ya da ahlaki öğeleri ve hatta dini kendilerine alet ederek, biz mazlumları sömürürken.. Ama, daha önemlisi şu: bir yerde ‘zındık’ dedin kendin için sanki; doğru mu duydum?
Elif: Evet, doğru. Öyleyim.
Zeynep: Sen zındığın anlamını biliyor musun?
Elif: Tabi ki biliyorum. Aşırı dindar kişi.
Zeynep: İşte senin bildiğin ancak bu kadar olur. Bildiğin yanıldığına yetmez. Zındık: senin söylediğinin aksine dinsiz, imansız, vicdansız insan demektir. İnanmıyorsan aç sözlüğe bak.
Elif’in gözleri fal taşı gibi açıldı. ikizini tanırdı. Hoppaydı falan ama asla yalan söylemezdi. Hemen açtı ve sözlüğe baktı. Zeynep’in dediklerinin doğru olduğunu gördü. İnanamıyordu senelerce kendine biçtiği rol, adeta varoluş amacı, meğer tam tersiymiş ve korkunç bir dehşete kapıldı. Bu basit bir tesadüf müydü yoksa gerçekten bir işaret miydi? Acaba gerçekten bu kadar kendini boğarcasına yaşamasına gerek olmadan o da herkes gibi dünyevi zevklerden de mahrum kalmadan yine de Cennet’e gidebilir miydi? Senelerce kendine ‘zındık’ derken aslında dinsiz diyordu. Belki de bu Tanrı’nın bir işaretiydi.
Zeynep: Ben öbür dünyayı bilmem; görmedim. İnanmaya da senin kadar vaktim yok. Daha doğrusu; ben senin kadar korkmuyorum bazı şeylerden. O yüzden inanmamayı tercih ediyorum, bilmediğim şeylere. Bizi yaratan bir Allah var, buna inanıyorum ama gerisini bilmiyorum. Fakat şu dikkatimi çekti bir yerde dedin ki: …herkes vicdansız ben vicdanlıyım; nefsimi terbiye ediyorum… gibi bir şey söyledin. Sen nefsini terbiye etmiyorsun, ona eziyet ediyorsun. Hem şu; ne kadar Tanrıcılık oynamak, farkında mısın? Sen kimsin ki insanları yargılayıp, kendini adeta Tanrı’nın yerine konumlandırarak, kendini diğerlerinden farklı ve üstün görebilirsin? Bilip bilmeden yargılarsın insanları? Kendine yaptığın eziyetler vasıtasıyla, kendini hayattan koparmalarınla, farklı olduğunu düşünüp kendini diğer insanlardan üstte bir yere konumlandırıyorsun. Günahsa, bence asıl günah olan bu. Sen de herkes gibi ve herkes kadar bir insansın yani senin tabirinle bir kulsun. Bir hadiste geçiyordu yanlış hatırlamıyorsam ayet de olabilir emin değilim ‘Eğer siz hiç günah işlemeyen bir kavim olsaydınız, biz mutlaka sizi telef edip; yeniden yaratırdık.’ gibi bir şeydi. Şimdi sen kimsin ki hiç günah işlemeyeceksin, hiçbir şekilde dünyadaki normal ve sağlıklı zevkleri bile yaşamayacaksın da sevap pointlerini arttırıp Cennet’e gitmeyi garantileyeceksin? Dediğim gibi bu adeta kendini Tanrı’nın yerine koymak ve bence şirk koşmak en büyük günah. Narsisizmin böylesi benim ikizimden gelebilirdi ancak. Belki de bu kadar gaddar ve cezalandırıcı bir Tanrı’yı benimsediğin kadar, şefkat ve merhamet dolu bir Tanrı olduğunu da içselleştirmelisin.
Diyerek alaycı bir gülüş bıraktı.
Zeynep bunları söylerken bir yandan da kendi içinde biraz da olsa ikizine benzeyebileceğini; hatta içinde bir yerlerde ondan küçük izler taşıdığını fark etti ve bu his tezat bir şekilde onu mutlu etti. Sanki aradığı yapboz parçasını bulmuş gibiydi.
Elif ise yaşadığı şu son birkaç dakika içinde olup biteni anlamlandırmaya çalışıyordu. Zihni de kalbi de karman çorman olmuştu. Bir an her şey durdu ve Elif yere yığılıp kaldı. Bayılmıştı.
Gözünü açtığında Elif’i kanepeye yatırmışlardı. Başında da Zeynep bekliyordu gözlerinde yaşlarla. Zeynep belki yıllardır ağlayamıyordu. Şimdi hem kendi içindeki tamamlanmışlık hissi ile hem de ikizini o halde gördüğü için ve hatta buna kendinin sebep olduğunu düşündüğünden bir yandan huzur bir yandan da korkunç bir üzüntü ve vicdan azabı içindeydi. Elif gözlerini açtığında ilk Zeynep’i gördü ve ona gülümsedi. Sanki bayılıp ayıldığı süre içerisinde kendine bir sihirli değnek değmişti ve artık kendine yüklediği tüm gereksiz yüklerden kurtulmuştu. Sanki senelerdir sırtında taşıdığı ve kendine ait olmayan o heybeyi artık sırtından indirmiş ve yok olmak üzere sonsuzluğa uğurlamıştı. Müthiş bir huzurla ayağa kalktı ve ikizine sarıldı. İkisi de mutluluk gözyaşları içerisinde…
_____________________________
Tulin derin uykusundan sıçrayarak uyandı. Sanki yıllardır içindeki boşluk gördüğü rüyayla birlikte dolmuştu artık tüm benliğini bir huzur kaplamıştı. Gördüğü rüyayı aralıklarla hatırlıyordu. O da yeni uyandığı için. Muhtemelen, elini yüzünü yıkamaya giderken tamamen unutmuş olacaktı. Yine de hatırlamaya çalıştı. İkizleri hatırladı ve içini tarifsiz bir tamamlanmışlık hissiyle kaplı huzur bürüdü.
Üstelik bugün onun için çok özel bir gündü. Tülin bugün evleniyordu. Huzurlu bir şekilde yatağından kalktı ve hazırlıklarını yapmak üzere odadan çıktı.
Annesi, Sema hanım kahvaltı sofrasını kurmuş, onu beklemekteydi.
Bir Cevap Yazın