Bir zamanlar
dünyada fazla olduğuna inanan
Sanki varlığı bir hataymış da
o hatayı
sessizce düzeltmek kendi göreviymiş inancında biri
Sesini inceltti,
izlerini sildi,
ışığın altından çekildi
var olmakla özür dilemek
aynı şeymiş gibi yaşadı.
Kendini
hayattan geri çeken bir el gibi
yavaşça yok saydı.
Ne kadar az yer kaplarsa
o kadar affedileceğini sandı.
Adeta bedenini eritti, bir azize olmaya kalktı.
Ama anladı:
Bu ne kibirli bir hadsizlikti
insan kendini silerek değil,
kendini kabul ederek kurtuluyor.
Bir gün
içindeki mahkemeyi dağıttı.
Kendi üstüne kapanan kapıları açtı.
Ve ruhuna fısıldadı:
“Sen fazlalık değilsin.
Sen bir kusur değil, bir mucizesin.
Artık varlığımı ne yargılıyor
Ne de saklıyorum.
Artık kendimi eksiltmiyorum
iyilik sanarak.
Düştüm belki,
ama düşüşüm bir lanet olmadı.
Orada
şefkati öğrendim.
Beni suçlu ilan eden bakışlara rağmen
kendi içimde bir kandil yaktım.
Dünya beni karartmaya çalışırken
ben yumuşak kalmayı seçtim.
Artık benim adım Sonya:
yargılanmış ama artık yargılamamayı seçen
yaralanmış ama sertleşmemiş,
sil(in)meye çalış(ıl)mış ama
kendini hayata geri çağırmış bir ruh.
Ve şimdi şunu biliyorum:
Var olmak bir suç değil.
Var olmak, sessiz bir kutsallıkmış meğer.”
Bir Cevap Yazın