
Masada 24 kişilerdi: Turgut, Can, Yılmaz, Yaşar, Andrew, Ahmed, John, Ümit, Pablo, Attila, Cemal, Birhan, Nazım, Cahit, Necip, Louis, Ömer, İsmet, Oscar, Edip, Sylvia, Sara, Ece, Özdemir.
Eski bir şatonun yemek odasındaki 105 metre uzunluğunda masif gürgen ağacından yapılmış, oymalı masanın etrafında toplanmışlardı. Şatodan, şamdanların şıklığından ve gürgen masadan pek memnun olmamakla birlikte, bir arada olmaktan mutluydular.

__________________________
Cahit her zamanki gibi biraz hüzünlüydü. Attila nedenini sordu: “İyi misin, üstadım?”
Cahit: İyiyim, her zamanki gibi. Eksiğiz biraz sanki bu hayatta ama umut yetiyor insana” dedi ve şu dizeleri okudu:
Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer; Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.
Ve gönül Tanrısına der ki:
– Pervam yok verdiğin elemden; Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!
Salonda büyük bir alkış koptu. Gözler parıldadı umutla ve bir yandan birçok şeyin olduğu gibi ömrün de geçiciliğini hatırlayarak, hüzünle.
Attila: “Dur şimdi, ağlatma bizi. Bak aşk var bir de bu hayatta. Ben bir şiir yazdım, okumak isterim size? Gelecekte çok beğenilecek bence.” Dedi ve ayağa kalkarak şu dizeleri okumaya başladı:
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun
Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatih’te yoksul bir gramafon çalıyor
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun
Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmış tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayrıksız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin..
Bu kez herkesin içini bir sıcaklık kapladı; simalar, kalpten gelen coşkun ama dizginlenebilen bir heyecanla, tebessüm ettiler. Fakat Turgut, Cemal ve Edip’in bu dizelerin ardından; anlamlı bir tavırla göz göze gelişleri de yadsınamazdı.
Alkışlar koptu.
Necip: “Halini anlıyorum. Ben de geçtim benzer durumlardan lakin artık şu evresindeyim aşkın”:
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Geçti, istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?
Ümit: “Ahh, hepimiz geçiyoruz bu nice hallerden. Bazen böyle kırgınlık dolu biri, vazgeçmiş ve kabullenmiş; kimi zaman da tutulup kalıyor insan. Tutulma deyince omzumun sol yanı da epeydir tutuk dönemiyorum, açım daraldı fakat yine de size şu dizelerle yanıt vermek isterim”:
Kaderde senden ayrı düşmek de varmış
Doğrusu bunu hiç düşünmemiştim..
Seni tanımadan
Hele seni böyle deli divane sevmeden
Yalnızlık güzeldir diyordum
Al başını, kaç bu şehirden
Ufukta bir çizgi gibi gördüğün dağlara
Rüzgarın iyot kokularını taşıdığı denizlere git
Git gidebildiğin yere git diyordum
Oysa ki, senden kaçılmazmış
Yokluğuna bir gün bile dayanılmazmış.
Bilmiyordum.
“Bir başka şiirimle de devam etmek isterim” deyip diğerlerinin nabzını ölçmek için yüzlerine baktı ve herkesin büyük bir merakla devam etmesini beklediğini görünce; başıyla onaylayıp şöyle devam etti:
Bir ayak sesi duymayayım
Kapıya koşuyorum
Gelen sen misin diye
…
Ağlamaklı oluyorum
Her şey bana seni hatırlatıyor
…
Ve içimdeki bu dayanılmaz sıkıntı
Bu emsalsiz hüzün
Seni beklediğim içindir
Resmine bakamaz oldum
Uykulardan korkuyorum artık
Utanıyorum odamdaki bütün eşyalardan
Şu sedir hala gelip oturmanı bekliyor
Şu ayna karşısında güzelliğini seyretmeni
Şu kadeh dudaklarına değebilmek için duruyor masada
Ve şu saat geldiğin anda
Durabilir sevincinden
Zaman çıldırabilir
Çünkü benim dünyamda
Ölümsüzlük, seni sevmek demektir.
Bir çocuk doğmayı bekler
Bir ağır hasta ölmeyi
Bitkiler yağmur ve güneşi bekler
Yalnız bir kadın sevilmeyi
Ve düşün ki bir adam
İçinde bütün bekleyenlerin korkusu ve ümidi
Seni bekler
Asılmayı bekleyen bir idam mahkumu gibi
…
Bir gün bu kapıdan sen gireceksin
Biliyorum
Ergeç bu bekleyişin bir sonu gelecek
Yıllarca sonra
Öldüğüm gün bile gelsen
Bütün bu bekleyişimi ve öldüğümü unutup
Çocuklar gibi sevineceğim
Kalkıp sarılacağım ellerine
Uzun uzun ağlıyacağım.
Ve ekledi; “Kırgın bir kabulleniş ya da kabullenmeden asılı kalmak; maşuka mı özgü yoksa aşığa mı ya da sadece tekamülümüzün gerektirdiği aşama ile mi ilgili; ben de bilmiyorum.”
Herkes malihulyalı bir sorgulamaya gark olmuştu. O esnada sessizliği Nazım bozdu:
“Bu sorunun cevabı benim için de muamma henüz lakin; bende de iki kalp var sanki birinin adını Piraye diğerininkini de Münevver koydum. Daha birkaç tane var da; adım çapkına çıksın istemem. Özet geçeyim dedim. Hangisi aşkım hangisi telaşım; hangisi yurdum, hangisi sürgünlüğüm ya da gurbetim bilmiyorum.” Deyip şu dizeleri okudu:
Seviyorum seni
Ekmeği tuza banıp yer gibi
Geceleyin ateşler içinde uyanarak
Ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi…
…Seviyorum seni
Yaşıyoruz çok şükür der gibi.
Nazım biraz duraksadı ve Cahit’e bakarak: “Müsaaden olursa üstadım;
-Böyle ferman etti Nazım.. deyip kadehini ona yöneltti ve ekledi:
“Bunları yazan da ben ve fakat”
Seni düşünmek güzel şey,
Ümitli şey,
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey…
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
Ben artık şarkı dinlemek değil,
Şarkı söylemek istiyorum…
“Bu dizelerde bana ait; aynı kişiye mi başkasına mı yazıldı, sormayın. Ve hatta bunlar da benim yüreğimden süzülenler bir vakit”
Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence şimdi herkes gibisin
Kısa bir sessizlikten sonra şöyle devam etti:
Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçıyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktım da işte iyice
Anladım ki sen de herkes gibisin
Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karıştı şimdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de şimdi herkes gibisin
“Dediğim gibi; belki de sevi, nesnesinden çok öznesine aittir.”
Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık
Yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
“Misali, Zühre de ne kaybederdi Zühre’liğinden?”
“Mesele belki de özneye nesneye takılmadan sadece sevebilmekte.”
Derin bir sessizlik oldu yüksek tavanlı salonda. Havada aşk, ızdırap ve biraz da tütün kokusu vardı.
Bu tezat ve buğulu havayı biraz mühürleyip biraz da dağıtmak adına, Cemal hınzır bir edayla;

Zaman mı? Değil zaman
Akan zaman değil mesafelerdir
Güneşin çekici yukarda
Suyun bıçağı aşağıda
Krom alçakgönüllü, bakır utangaç
Ağaç: bir damla iki kıvılcım arasında
Rüzgâr bilmiyor nerden eseceğini
Sınırlar kesik,
Yerleşme yerlerinde balkıma
Biz kırıldık daha da kırılırız
Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü
Hırsız da bilmiyor çaldığını
Biz yeni bir hayatın acemileriyiz
Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor
Şiirimiz, aşkımız yeniden,
Son kötü günleri yaşıyoruz belki
İlk güzel günleri de yaşarız belki
Kekre bir şey var bu havada
Geçmişle gelecek arasında
Acıyla sevinç arasında
Öfkeyle bağış arasında
Biz kırıldık, daha da kırılırız
Doğudan batıya bütün dünyada
Ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer
İki ciğer arasında bağlantı kurar
Büyür, bir gün, zenginleşir orada
Çünkü Ali’yi dirilten iksir de saklı
Hasan’a sunulmuş ağuda,
Granitin de olur bir okyanus diriliği,
Nehirler daha uysal akar,
Bir çiçek nasıl açıyorsa kendiliğinden
Bir kuş nasıl uçuyorsa
Öyle sever, çalışır insan,
Kıraçlar çarptıkça dağlara
Gül göçürür şafağından
Doğanın altın şafağından
İnsanın altın şafağından
Tarihin altın şafağından
Biz kırıldık, daha da kırılırız
Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza.
Diye bir şiir okudu hiç girizgah bile yapmadan.
Herkes alkışladı yine.
Cemal’den sonra Turgut aldı sözü:
“Bende de şu var”:
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla, bu evleri de bunları da
Göğe bakalım
Falanca durağa şimdi geliriz, göğe bakalım
İnecek var deriz, otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi, afferin Tanrıya
Herkes uyusun, iyi oluyor, hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar, uyusun
Herkes uyusun, bir seni uyutmam, bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz, biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz, nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda Beni bırak, göğe bakalım
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum, göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum, kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi, ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum, ısınıyor
Seni aldım, bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı, bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir, biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, başka türlüsü güç
Bir ellerin, bir ellerim yeter, belleyim yetsin
Seni aldım, bana ayırdım, durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat.
Ve hemen ardından Edip:
“Ben de birkaç satır bir şeyler söylemek isterim.” diyerek ayağa kalktı.
Bu aralar ellerim hep üşür benim. Doktor ‘kansızlık’ der, ben ‘sensizlik’ derim…
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka.
Bana kalbimdesin deme! Bilirsin, kalabalık yerleri sevmem ben…
Bazen diyorum ki onu kafama takmamalıyım.
Sonra da diyorum ki; önce kalbimden atmalıyım.
Kim ne derse desin, ben bu günü yakıyorum, yeniden doğmak için çıkardığım yangından…
Bakmayın etrafımda çok insan dolandığına; sırılsıklam yalnızım aslında.
İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine.
Sormayın artık her gün ‘nasılsın’ diye..!
Nasılsa adet olmuş iyiyim demek.
Kötüyüm ben hem de çok..!
Kime ne?
Acılar da acılaşıyor gittikçe sanki,
Bir azarlanmayla ölümünü düşünen çocuklar gibi.
Sevgiler gönderirdi nedense utanırdı da bundan.
Gönderir gönderir geri alırdı bir gücenikliği sonra.
Doğanın bana verdiği bu ödülden çıldırıp yitmemek için iki insan gibi kaldım.
Birbiriyle konuşan iki insan.
Bu yüreğe bu kadar acı fazla dersin bazen kendine.. Ama hata bizde.
Küçücük bir yürekle kocaman sevmek ne haddimize!
Arkana bile bakmadan gitmek istersin.
Öyle Herşeyi Bırakmana Falan Da
Gerek Yok.
Anıları bırakabilsen yeter..!
Sanki hiçbir şey uyaramaz içimizdeki sessizliği, ne söz, ne kelime, ne hiçbir şey.
Kısa bir gülümseme yürüdü dudaklarından.
Benim dudaklarıma da geçti…
Çünkü sen, sen benim sevmemin başlangıcısın olsa olsa.
Tek ihtiyacım neydi biliyor musun? Bir papatya yaprağı daha.
Ve mutluluk bir kibrit çöpü. Artık ne
kadar yanarsa…
Biliyorsun, bizim her türlü yalnızlığımız yeni bir dil olacak yarın.
Hiçbir dilde söylenmemiş, hiçbir dilde yazılmamış, sözler ve şarkılar içindeyim.
Anlıyorum. Yaşam elbette uzun, biz duyabildikçe sevgiyi.
Yalnızca bunun için uzun. Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da…
Bazen arkana bile bakmadan gitmek istersin.
Öyle her şeyi bırakmana falan da gerek yok.
Anıları bırakabilsen yeter.
Öyle bi çık ki karşıma her baktığımda ilk defa görüyormuşum gibi, az kalsın ölüyormuşum gibi, hissedeyim seni.
Elbette bir ustalıktır bizim sevgimiz.
Mutlu bir yolcu gibi yol kenarlarındakilere el uzatan.
İnsanın insana verebileceği en değerli şey yalnızlıktır.
Nedensiz bir çocuk ağlaması bile çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır.
Değilsek de yakın, birbirimize uzak da sayılmayız büsbütün…
İnsanın insandan başka dayanağı yok.
Yalnızlık bile, başka insanların varlığı bilindikçe bir anlama kavuşuyor.
Oysa “Allah sevdiğine kavuştursun.” diyen hiçbir dilenciyi boş geçmemiştim ben.
Neden aklıma geliyor istasyon büfesindeki duruşun?
Hava soğudu -kasımın son günleri- kar yağacak, bembeyaz olacak unutulmuşluğum.
Sarılıp gövdesine sımsıkı, bir kadın kendini doğurabilir isterse.
Bir mektup, bir telgraf alınması değil, unutulmuş bir sevdadır kapısını çalan.
Ne çıkar siz bizi anlamasanız da. Gökyüzü gibi şu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor.
Çok uzaklara bakmaktır, diyoruz, durmadan saate bakmak.
Biliyor musun, az az yaşıyorsun içimde; oysaki seninle güzel olmak var…
Bu kez çok derin bir sessizlik oldu. Kalpler ve zihinler birbirine karıştı sanki. Biraz ihtiras, bolca hüzün dönüp durdu salonda.
Attila yeniden ayağa kalkıp şu şiiri okudu:
Gözlerin gözlerime değince
Felâketim olurdu, ağlardım
Beni sevmiyordun, bilirdim
Bir sevdiğin vardı, duyardım
Çöp gibi bir oğlan, ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felâketim olurdu, ağlardım
Ne vakit maçka’dan geçsem
Limanda hep gemiler olurdu
Ağaçlar kuş gibi gülerdi
Bir rüzgâr aklımı alırdı
Sessizce bir cıgara yakardın
Parmaklarımın ucunu yakardın
Kirpiklerini eğerdin, bakardın
Üşürdüm, içim ürperirdi
Felâketim olurdu, ağlardım
Akşamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
Limandan bir gemi giderdi
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Sabaha kadar kalırdın
Hayırsızın biriydi fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi
Hele seni kollarına aldı mı
Felâketim olurdu, ağlardım
Cemal dayanamayıp ayağa kalktı ve Edip’in gözlerinin içine bakarak; “Aşkta kazanan kaybeden yoktur dostum. Ben, Tomris’e:
“Daha ne olayım isterdin, onursuzunum senin?” derken o benim ‘şahsiyetimdeki rötar’ı gördü de senin için:
‘Sevgililik ya da aşk
duygusu zamanla yara
alabiliyor,
örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana.”
Dediydi. Şimdi aramızda kazanan Turgut mu oldu dersin?
Turgut şöyle yanıtladı:
“Aşk, biz şairler için bir savaş alanı değil; gizemli ve huzurlu bahçelerinde dolaşılan; ihtirastan çok dostluğun sıcak ve huzurlu havasını soluyabildiğimiz; Dünya üzerindeki Cennet, değil midir beyler?” Dedi ve ekledi:
-İkimiz de denebilir; “hepimiz” de. Hepimiz birlikte sevinebiliriz. Göğe bakalım.
Bu kez çok büyük bir alkış koptu salonda ve herkes ayakta, gözler mutluluktan nemlenmiş, sıcacık bir dostluk duygusuyla; belki kollar sarmıyordu ama ruhların kolları sımsıkı sarıyordu birbirlerini. Gelmiş geçmiş yaşayan ve daha gelmemiş olan tüm güzel ruhlar… _______________________________________
2. Oturum
Bu kez sohbeti başlatan Sara oldu:
“Son yazdığım yazımla 2. Oturumun açılışını yapmak isterim izninizle” dedi ve ayağa kalkıp şu satırları okumaya başladı:
Senin değilim, sende kaybolmadım; öyle olmayı arzulasam da.. Öğle vakti yakılan bir mum gibi kaybolmayı..Denize düşen bir kar tanesi gibi yitmeyi..
Neden bilinmez; sözü biter bitmez Andrew adeta onu yanıtlarcasına şu satırlarla karşılık verdi:
“Eğer yeterince dünyamız ve zamanımız olsaydı, bu nazlanman, hanımefendi, suç olmazdı. Oturur ve düşünürdük hangi yoldan yürüyeceğimizi ve uzun aşk günümüzü nasıl geçireceğimizi.”
Ve yalnızca gülüşüp geçtiler. Tüm salondakiler, 2. Oturumun açılış şeklinden gayet memnundular.
Ardından;
Sylvia:
“Ne adamlar sevdim, zaten yoktular. Gerçek değildiler, birer umuttular. Böyle bir sevmek görülmemiştir.” Deyince
Attila:
“Düşledim büyüyle beni yatağa çektiğini ve çılgınca öptüğünü, delice şarkı söylediğini (sanıyorum kafamdan uydurdum seni).”
“Rol çalmak öyle değil, böyle olur Sylvia; repliklerimizi karıştırmayalım” dedi ve masada bir kahkaha tufanı koptu.
Sylvia, biraz öfkeli, “Doğrudur, üstadım. Hakkın var, lakin hayali sevilmek genelde siz erkeklere yaraşır. Çünkü biz kadınlar, hayali bir adama giydirmeye pek meraklıyızdır. Her kim iseniz onu siler, yerine düşlerimizdekini yazmaya kalkarız, zaman zaman. Hayat oyunsuz pek sıkıcı” diye yanıtladı.
İkinci bir kahkaha bu kez genelde kadınlardan geldi fakat erkekler de kafalarını sallayarak bu tespiti onaylamadı değiller; yüzlerinde hin bir ifadeyle.
“Haklısın, bizim için de ‘yatağa çekilip, çılgınca öpülmek; etkenden çok edilgen özne olduğumuzu düşününce; biraz doğaya aykırı ama nadir bulunan bir durum olduğundan hoş bir fantezi oldu, doğrusu. Ondan bu değiş tokuş benim de hoşuma gitti. Adeta amazon bir kadın tarafından sevilmek.” Dedi ve bu kez herkes kahkahalara boğuldu; en çok da Sylvia.
Bu kez John aldı sazı eline ve şöyle dedi:
“Hiç boşuna tartışmayın. Biriniz kadın, biriniz erkekken” ve şu dizeleri okudu:
… O halde; nasıl bir melek kendi kadar olmasa bile,
Saf ve cisimsiz, havadan yüz ve kanatlar takınırsa,
Benim aşkımın küresi olabilir senin aşkın da.
İşte havanın saflığıyla meleklerinki arasında
Ne fark varsa,
Sonsuza dek
O fark
Olacak aslında,
Kadının aşkıyla
Erkeğin aşkı arasında
Kısa süren sessizliği Ece bozdu: “Herkesin merak ettiği bir şey var: Duygusallık kadınların tekelinde olmasına rağmen, neden bu camiada sayıca çok daha azız? Yoksa sevilmeye daha layık olan bizler miyiz?” diye sordu ve cevap beklemeden sözlerine şöyle devam etti:
“Boşlukta kalabilmek üzerine düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.”
Yaşlanma, gitme korkusuyla başlar… ‘Bırakıp gidebilenler’ ise hayatta, 1-0 önde koşar…
İhtiyarlamak azizim, gitmek korkusuyla başlar. İçine bir şüphe düşüyorsa kapıyı çarpıp çıkacakken, duraksıyorsan, işte tam o an, yaşlanır insan…
Yeni bir başlangıç yapmak için üstat, önce boşlukta durabilmesin. Boşlukta “kalmaktan” kortuğun zaman, işte tam o an, bir daha yeni bir şeye başlayamayacak kadar ihtiyarlar, çökersin.
İnsan, sevgili arkadaş, zaman içinde yaşlanmaz aslında. Bir ikindi, zamanın nasıl da geçtiğini düşündüğünde, düşündüğü bütün o zamanların yükü üzerine bindiğinde ihtiyarlar. Tam o ikindi gitmeye karar verirse, şöyle yeniden “Ne yapmalı? ” yaylasına çıkıverirse dirilir yeniden. Bağlantısızlığın yaylalarında iyi, sağlam, canlandıran bir rüzgâr eser. O rüzgâra çıkmazsan eğer, yeni bir şey olmaz. İhtiyarlamak, yeni bir hayat fikriyle, yayla rüzgârından üşüdüğün zaman başlar…
“Tema aşk üstünden gidiyordu ama biraz havayı dağıtmak istedim.” Diye de ekledi.
O esnada Birhan araya girdi ve “Madem boşluk dediniz, öyleyse ben de birkaç şey söylemek isterim, naçizane..hem yürek hem boşluk üstüne” dedi ve şu dizeleri okudu:
Seni bir boşluğa attım
gövdemi başka gövdeler bilmeyecek artık
boşluk sesi ol..
hoşluk sesi ol..
sonra dönüp üz beni.
Yüzüm yüzünü terk edeli kıştı.
Yeni yeni kıştı. Kollarım kendi
bacaklarımı sarmıştı. Fotoğrafta görünmeyen
ışıklar vardı. Sandalyenin ucuna oturmuştum.
Gözlerim bacaklarıma dolanan kollarıma,
sonra bacaklarıma, sonra daha uzağa, salondan
da uzağa,
o yok yere bakıyordu.
seni bir boşluğa attım
gitmek üzereydim kalktım
boşluk sesi ol..
hoşluk sesi ol..
Gözlerimdeki ay ışığı
gözlerinin körlüğü içindi.
II
Hadi benim umarsızım
ben ölmek üzereyim
yorgunluğum da öyle
sabrımın son parçasını da yedim
az önce.
Hadi benim suskunum
geçtiğim yılları yaktım ardımda
çocukluğumdan gelirken düştüğüm
o keskin virajdan
sürüklendiğim bu vakte dek
sıkıca tuttuğum
kırık dökük inançlarım bile
ölmek üzere.
hadi benim kırgınım
kışın bana yaptıklarından,
yazın beni öldüren yıldızlarından sonra
yitirdiğim mevsimler değil,
vaktim yok,
baktığım yerleri yaktım
içime ağladığım suları da içtim
az önce.
III
Seni şimdi bir yabancı gibi karşıma alıp
sanki senden bahsetmiyormuşum gibi yapıp
sanki benden bahsetmiyormuşum gibi
hatta bir aşktan bahsetmiyormuşum gibi
fırtınayı ve huzuru anlatacağım sana.
Yılları ve yolları, limanları ve fırtınayı
ve aşkın belki hiç adı geçmeyen kuzeyini
aşkın bu kuzeyden nasıl düşürüldüğünü,
artık sonsuza dek yitirdiğimizi
büyünün bitişini,
hiç gerekmeyen yıllarda huzur,
çok gereken yıllarda da fırtına
nasıl yaşanır onu anlatacağım.
Seni bir yabancı gibi karşıma alıp
bunun dayanıklı bir şey olmadığını
sürekli kılınmadığını, çünkü aşkın
yapılan bir şey olmadığını,
başlangıçta bir melek konduğunu
sonunda bir kelebek öldüğünü,
yani kısacık sürdüğünü, oysa hayatın
bir korkular ve alışkanlıklar bütünü
olduğunu,
bütün bunları sana
nasıl anlatacağım?
IV
Kalbim
ölü mevsimler gibisin
bir şeyin görünmeyen iyi yanları gibi
ama bitti mevsim,
bir başka yolcu yok sana
fark etmez gibisin.
Kalbim
demir masanın küfü, örtünün yırtığı
camın kırığı, patlayan freni hayatımın
kalbim, anla, bitti mevsim
bir başka yolcu yok sana.
“Söz kadınlardan açılmışken bir kez daha; biz erkeklerin-en azından kendi adıma da olsa diyeceğim de- eminim tüm hemcinslerim hemfikirdir ki fiziksel değil belki ama manen, kalben ve hatta en çok da zihnen pek çok üstündür karşı cins bizden. İtiraf mı, günah çıkarma mı dersiniz bilmem ama; belki de bu eksikliğin ezikliği ile -zaten erkek egemen bir toplumda -senin şiirinde bahsettiğin gibi 1 değil, 5-0 geriden başlayan kadınlarımıza- pek de fırsat tanımıyoruz kendilerini gerçekleştirebilmeleri adına. Destek yerine köstek oluyoruz çoğunlukla. Korkudan muhtemelen. Oysa ne mutlu kadınlarına kanat verebilenlere. Kaldı ki vermeye bile gerek yok. Zaten doğuştan kanatlarınız var. İş ki onları kesip, kopartmasak.” diyerek söze giren Ümit;
Müsaadenizle bununla ilgili birkaç kuple okumak isterim”
Herkes kadehlerini bu güzel şiir için havaya kaldırdı.
Ben senin en çok sesini sevdim Buğulu çoğu zaman, taze bir ekmek gibi
Önce aşka çağıran, sonra dinlendiren
Bana her zaman dost, her zaman sevgili
Ben senin en çok ellerini sevdim Bir pınar serinliğinde, küçücük ve ak pak
Nice güzellikler gördüm yeryüzünde
En güzeli bir sabah ellerinle uyanmak
Ben senin en çok gözlerini sevdim
Kah çocukça mavi, kah inadına yeşil
Aydınlıklar, esenlikler, mutluluklar
Hiç biri gözlerin kadar anlamlı değil
Ben senin en çok gülüşünü sevdim
Sevindiren, içimde umut çiçekleri açtıran Unutturur bana birden acıları, güçlükleri
Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman
Ben senin en çok davranışlarını sevdim
Güçsüze merhametini, zalime direnişini Haksızlıklar, zorbalıklar karşısında
Vahşi ve mağrur bir dişi kaplan kesilişini
Ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim
Tüm çocuklara kanat geren anneliğini
Nice sevgilerin bir pula satıldığı bir dünyada
Sensin, her şeyin üstünde tutan sevgini
Ben senin en çok bana yansımanı sevdim Bende yeniden var olmanı, benimle bütünleşmeni
Mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim Ben seni sevdim, ben seni sevdim, ben seni…
Salonda çığlıklar, alkışlar, mutlu ve gururlu simalar birbirine karıştı.
Herkes ayakta alkışladı ve yeni bir nida olarak bu kez;
“Bende de bu var dinlemek isterseniz. Romalı’nın hakkını Romalı’ya vermek keşke bu kadar kolay olsa ama Ümit kardeşime sonsuz katılmakla birlikte; daha çok yol kat etmemiz, çok fırın ekmek yememiz, çok daha emek vermemiz gerek bu konuyla ilgili. Ancak ben şimdilik izninizle temayı biraz daha değiştirmek istiyorum. Yoksa hakkınız ödenmez hanımefendiler. Sanılmasın ki, bu konu benim için bir önem arz etmiyor.”
Hanımlardan mütevazı ve olgun bir onay hareketi gelince;
Oscar, aşkın ezici gücünden dem vurmak üzere ayağa kalktı. Herkes derin bir nefes alıp ve büyük bir hevesle kulak kesildi.
Orjinali:
Yet each man kills the thing he loves
By each let this be heard,
Some do it with a bitter look,
Some with a flattering word,
The coward does it with a kiss, The brave man with a sword!
Some kill their love when they are young,
And some when they are old;
Some strangle with the hands of
Lust,
Some with the hands of Gold: The kindest use a knife, because The dead so soon grow cold.
Some love too little, some too long,
Some sell, and others buy; Some do the deed with many tears,
And some without a sigh: For each man kills the thing he loves,
Yet each man does not die.
Oscar, Özdemir’e baktı ve ricacı bir tavırla:
“Sana zahmet üstad” dedi.
Özdemir: Hayhay, benim için şereftir diyerek dizeleri şöyle tercüme etti:
Her insan öldürür gene de sevdiğini
Bu böyle bilinsin herkes tarafından,
Kiminin ters bakışından gelir ölüm,
Kiminin iltifatından,
Korkağın öpücüğünden, Cesurun kılıcından!
Kimisi aşkını gençlikte öldürür,
Yaşını başını almışken kimi;
Biri Şehvet’in elleriyle boğazlar,
Birinin altındır elleri,
Yumuşak kalpli bıçak kullanır
Çünkü ceset soğur hemen.
Kimi pek az sever, kimi derinden,
Biri müşteridir, diğeri satıcı;
Kimi vardır, gözyaşlarıyla bitirir işi,
Kiminden ne bir ah, ne bir figan:
Çünkü her insan öldürür sevdiğini,
Gene de ölmez insan.
Özdemir şöyle ekledi:
“Tozan kardeşimiz bugün aramızda bulunamadı lakin onun tarzını da çok beğenenler var. O nedenle; bir de onun yorumuyla olan tercümesini de aktarmak isterim, yüksek müsaadelerinizle”:
Tozan Alkan’ın çevirisinden
Kulak verin sözlerime iyice,
Herkes öldürebilir sevdiğini
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle,
Korkaklar öpücük ile öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle!
Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimileri yaşlı iken öldürür;
Şehvetli ellerle öldürür kimi
Kimi altından ellerle öldürür;
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.
Kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
Kimi satar kimi de satın alır;
Kimi gözyaşı döker öldürürken,
Kimi kılı kıpırdamadan öldürür;
Herkes öldürebilir sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez.
Tüm salon alkışlarla yankılandı. Yürekler iyice ısınmıştı. Şömineye hiç lüzum yoktu. Duygular adeta tüm cihanı ısıtacak kadar yoğundu. Hepsi, farklı yerlerden, farklı düşüncelere sahip, farklı yüreklerdi ama aslında hepsi birdi.
Can derin bir iç geçirdi ve;
“Oscar Usta; ne kadar da naifsin.Kadını erkeği yok bu işin. Ölen de öldüren de insan gibi çevrilse de, aslında insanın bir fikri, değeri, hedefi öldürmesinden bahsetmişsin. Her ne ise öldürdüğü; herkes öldürdü diye ölmez ama zaten ölüdür madem öldürüyorsa, belki de.”
Oscar tanımsız kaldı; belli belirsiz biraz tereddütlü bir dudak büküşle biraz onaylar gibiydi.
Derken; Ömer Usta aldı sözü bu kez:
“Ah gençler, hayat öyle hızlı geçer ki; bir de bakmışsın; ne kadın, ne erkek, ne ideal, ne düşünce, ne alacak ne verecek; hesap yok; kitaplar kapanmış olur.” Dedi ve şu dizeleri okudu Rubai’lerinden:
Niceleri geldi, neler istediler
Sonunda dünyayı bırakıp
gittiler
Sen hiç gitmeyecek gibisin, değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler.
İşte artık sözün sonuna gelinmiş gibi oldu ama yine de doyamadılar bu tatlı sohbete. Bu kez biraz daha uzun bir sessizlik oldu. Herkes şapkasını önüne alıp düşündü ve sonra kaldıkları yerden, yeniden şapkalarını takıp, devam ettiler.
Bu kez sessizliği ilk bozan Pablo oldu ve benzerlik gösterse de bu konudaki düşüncelerini ifade etmek üzere izin istedi ve şu dizeleri okudu:
Seni sevmemin dışında bir sebepten sevmiyorum seni
Seni sevmekten, sevmemeye geçiyorum
Seni beklemekten, beklememeye
Kalbim soğuktan ateşe geçiyor.
Burada herkes siyahın beyaz; beyazın da siyah olabileceğine şahit oldu. Sevmekten vazgeçmek, sıcaktan soğuğa geçmek gibi bilinse de; bazı durumlarda tam zıttı olabiliyordı işte. Tıpkı Hamlet’in dediği gibi aşk da hayat da ölüm de; var ya da yok. Daha doğrusu hem var hem yoktu belki de.
Uzun sessizliği, Louis bozdu:
“Ben de aşkın acısından dem vurmak isterim birkaç satırla sizlere; hazır aşk madalyonunun öteki yüzünden de söz açılmışken” diyerek ayağa kalktı ve şu dizeleri okudu:
…
Yaşamayı öğrenmek bizim için geçti çoktan
Ağlasın gece içinde kalplerimiz yan yana.
En küçük şarkıyı mutsuzluktur kurtaran
Her ürperiş borçlu baştan bir hayıflanmaya
Ve her kitar havası beslenir hıçkırıkla
Mutlu aşk yok ki dünyada
Acılara batmamış bir aşk söyle bana
Yıkmamış, kıymamış olsun bir aşk söyle
Bir aşk söyle sarartıp soldurmamış ama
İnan ki senden artık değil yurt sevgisi de
Bir aşk yok ki paydos demiş gözyaşlarına
Mutlu aşk yok ki dünyada
Ama şu aşk ikimizin öyle de olsa.
Üstadlar, derin bir iç geçirip; nefeslerini dengelediler.
Bu kez kısa süren sessizliği şöyle bozdu İsmet:
“Bugün semada daha çok aşk yoğunlukta, dostlar. Lakin, Serkan kardeşimin de dediği gibi”:
… Beni herkes sevdaya asi sanır,
Oysa aşk, beni nerde görse tanır,
Hasret tanır,
Zulüm tanır,
Ölüm tanır,
Yüzüm yüzümden utanır…
Deyip Serkan’ı andıktan sonra;
“Ben de birkaç kuple okumak isterim” diyerek ayağa kalktı ve şu dizeler döküldü ağzından:
Seyran ü sefayı terk ederek sevdiğim kız
Koynuma kaçtıysa
Neden toz konduracakmışım şanıma
Arkada hasreti çekilecek sevgili bırakmayan
Gemi yakmazsa yazık direkler
çatırdasın
Cayırdasın yelkenler
Ötesine aklım ermedi hiçbir zaman
Müdrik miydim nâtık mıydım hafız mı
Adım bir intikam olarak bari anılacak mıydı acaba
Tuzun gözüme durduğunun farkında olmadım
Şerbetini bana ekşittikten sonra sundukları kızılcık
Fark etmedim damarlarıma sızmış
Cinsî temas haline getirmiş beni
Olağan bile saymadığım dünyayla
Gaflet miymiş yaşadığım istiğrak mı
Nereden bilecektim canıma batan
Dikenleri ayıklamaya dalmışken
İbadetimden olmasa bari derken kuşkum
Savaş bitmiş ben nöbette unutulmuşum
Savaş bitmiş ben bunu
Koynumun boşluğuyla anlıyorum
Havadaki tütün kokusu yoğunlaşmış; ortada bir hayalet gibi süzülen duman bulutları; şamdanlardaki mumların biteyazarkenki hünerleri sayesinde; gölgeleriyle sisli havayı süslemekteydi.
__________________________________________
3.
Bölüm
Ufak bir yemek molasının ardından; zihinler de kalpler de biraz dinlenmiş olarak son bölüme geçtiler. Sunturlu ve demir varaklı pencereler açılmıştı. Kısa sürede tüm salonun havası temiz oksijenle dolmuştu. Yine de Can, bahçedeki verandaya çıkmayı önerdi ve herkes gönüllü olarak bu parlak fikri kabul etti.
Verandadaki masanın başında toplandılar bu kez.
Can: “Ben de aşkı pervasız ama pek severim; bilirsiniz. Lakin yalnızlığın da bir aşk olduğunu düşünürüm sık sık. Dolayısıyla önce bugün için bir aşk şiiri okuyup, sonra izninizle yalnızlık aşkını anlatan bir şeyler mırıldanmak isterim.”
Herkes merakla, yeni mekanlarından memnun onu dinlemeye koyuldu.
Ayrılık yüreğimi uyuşturuyor karıncalandırıyor nicedir. Beynimi uyuşturuyor özlemin…
Çok sık birlikte olmasak bile
Benimle olduğunu bilmenin
Bunca zamandır içimi ısıttığını
Yeni yeni anlıyorum
Yokluğun,
Hatırladıkça yüreğime saplanan bir sızı
olmaktan çıkıp Mütemadiyen bir boşluğa
Sabahları seni okşayarak başlamaları
Aksamları her işi bir kenara koyup Seninle baş başa konuşmaları
özlüyorum; Oynaşmalarımızı,
Yürüyüşlerimizi,
Sevimli haşarılığını,
Çocuksu küskünlüğünü…
Nasılda serttin başkalarına karşı
Beni savunurken;
Ve ne kadar yumuşak
Bir çift kısık gözle kendini
Ellerimin okşayışına bırakırken
Gitmeni asla istemediğim halde
Buna mecbur olduğunu görmek
Ve sana bunları söylemeden
‘Git artık’ demek
‘Beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk
Kavuşacaksın mutluluğa’
Demek sana nede zor
Seni görmemek ve belki yıllar sonra
Karsılaştığımızda
Bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden…
Yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek…
Uzun uzun soluklandı ve içkisinden bir yudum alıp; maşuk aşkından yalnızlık aşkına geçmek üzere; şöyle devam etti:
Sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
Dilimizde akşamdan kalma bir küfür
Salonlar piyasalar sanat sevicileri
Derdim günüm insan içine çıkarmaktı seni
Yakanda bir amonyak çiçeği
Yalnızlığım benim sidikli kontesim
Ne kadar rezil olursak o kadar iyi
Kumkapı meyhanelerine dadandık
Önümüzde altınbaş altın zincir fasulye pilakisi Aramızda görevliler ekipler hızır paşalar
Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
Çöpçülerin elleriyle okşardın beni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi
Baktım gökte bir kırmızı bir uçak
Bol çelik bol yıldız bol insan
Bir gece sevgi duvarını aştık
Düştüğüm yer öyle açık seçik ki
Başucumda bir sen varsın bir de evren
Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
Yalnızlığım benim çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi
Başıyla ufak bir reverans yapıp yerine oturdu.
Bu kez konuşan Ahmed’di.
“Üstad bu iki şiir de muazzam. Yüreklerimizi dağladı. Dilerseniz ben de size özlemden bahsedeyim. Hazır dağlanmışken yüreğimiz; birkaç kuple de benden olsun.”
Maviye
Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine
Rüzgarda asi,
Körsem,
Senden gayrısına yoksam,
Bozuksam,
Can benim, düş benim, Ellere nesi?
Hadi gel, Ay karanlık…
İtten aç,
Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille
Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N’olur gel,
Ay karanlık…
Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü, Dost gülücüklü
Cıgaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çıyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş,
Etme gel,
Ay karanlık…
Kalplere çizikler atılmıştı, ustura yarası, biraz kanadı ama o koca yürekler kanla boğulmaz; kolay kolay tükenmezdi. Ve bunu çok iyi bilen büyük üstad Yaşar, acının dozunu biraz daha arttırmakta bir sakınca görmedi ve söze şöyle başladı:
“Bindiler de çektiler gittiler, o iyi insanlar, o dünya güzeli atlara… O yiğitler, o her birisi kaplan örneği şahinler, o ceren gibi atlara bindiler de başlarını aldılar gittiler. Bir daha, bir daha hiç gelmeyecekler. Hiç, hiç, hiç! Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. Şu dünyanın yaşaması müşkül hal ilen. Bin iyiyi bir kötüye kul eden…”
“Ve madem yalnızlıktan dem vurdun kardeşim; bence de yalnızlık aşkın düşmanı değildir; kıymet bildiricisidir.” Deyip şu dizeleri okudu:
Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin.
Su olsan kimse içmez,
Yol olsan kimse geçmez,
Elin adamı ne anlar senden?
Çıkarsın bir dağ başına,
Bir ağaç bulursun
Tellersin pullarsın
Gelin eylersin.
Bir de bulutları görürsün,
Köpürmüş gelen bulutları.
Başka ne gelir elden?
Çın çın ötüyor yüreğimin kökünde şu dünyanın ıssızlığı.
Tanrı kimsenin başına vermesin böyle bir yalnızlığı!
Tek söz almayan Yılmaz kalmıştı ve tüm gözler ona çevrilince;
”Ne çok yaralıyız; merhemimiz de yaramızda gizli imiş meğer.”
Deyip tüm bu hayat yolculuğu içinde ‘kaybettim’ derken bir anda ‘buldum’ diyebeleceğimizi anlatan ve içimize su serpip; herkesin böyle sevilmeyi murad ettiği bir şiir bıraktı havaya. Boğazını temizledi, sesini düzeltmek üzere ve şu dizelerle; damarlarda akan kanın can suyunu yeniden ve yeniden verdi:
Her şey yapılabilir
Bir beyaz kağıtla
Uçak örneğin uçurtma mesela
Altına konulabilir
Bir ayağı ötekinden kısa olduğu için
Sallanan bir masanın
Veya şiir yazılabilir
Süresi ötekilerden kısa Bir ömür üzerine.
Bir beyaz kağıda
Her şey yazılabilir
Senin dışında
Güzelliğine benzetme bulmak zor Sen iyisi mi sana benzemeye
çalışan
Her şeyden
Bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
Belki tabiattadır çaresi Senin bir çiçeğe bu kadar
benzemenin
Ve benim
Bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
Anlarım bitkiden filan
Ama anlatamam
Toprağın güneşle konuşmasını Sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla
Sen bana ışık ver yeter
Bende filiz çok
Köklerim içimde gizlidir
Gelen giden açan soran bere budak yok
Bir şiir istersin
“İçinde benzetmeler olan”
Kusura bakma sevgilim Heybemde sana benzeyecek kadar Güzel bir şey yok
Uzun bir yoldan gelen
Tedariksiz katıksız bir yolcuyum
Yaralı yarasız sevdalardan geçtim Koynumda bir beyaz kağıt boşluğu Her şeyi anlattım
Olan olmayan acıtan sancıtan
Bilsem ki sana varmak içindi
Bütün mola sancıları
Bütün stabilize arkadaşlıklar
Daha hızlı koşardım
Severadım gelirdim
Gözlerinin mercan maviliğine
Sana bakmak
Suya bakmaktır
Sana bakmak
Bir mucizeyi anlamaktır
Sağa sola bakmadan yürüdüğüm
yollar tanıktır
Aşk sorgusunda şahanem
Yalnız kelepçeler sanıktır
Ne yazsam olmuyor
Çünkü bilenler hatırlar Hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar
Bahçıvanlar değil tüccarlardır
Sen öyle göz Sen öyle toprak ve güneş ortaklığı
Sen teninde cennet kayganlığı iken
Sana şiir yazmak ahmaklıktır
Bir tek söz kalır
Dişlerimin arasından
Ben sana gülüm derim
Gülün ömrü uzamaya başlar
Verdiğim bütün sözler Sende kalsın isterim
Ben sana gülüm derim
Gül sana benzediği için ölümsüz
Yazdığım bütün şiirler
Sana başlayan bir kitap için önsöz
Sana bakmak
Bir beyaz kağıda bakmaktır
Her şey olmaya hazır
Sana bakmak
Suya bakmaktır
Gördüğün suretten utanmak
Sana bakmak
Bütün rastlantıları reddedip
Bir mucizeyi anlamaktır
Sana bakmak
Allah’a inanmaktır…
Bu toplantı bu günlük burada sona ermişti. Herkes olduğu, bulunduğu yerden memnun; bir sonraki toplantıyı kararlaştırıyorlardı.
O esnada bir güvercinka ayaklarına bağlanmış telgrafı getirdi.
Aralarından Cemal çözdü bağını güvercinin. Beyaz güvercin kanatlarını çırpıp havada süzülürken uzaklaştı. Telgraftan gelen yazıdakileri şöyle özetledi Cemal:
“Mühim işlerinden ötürü, bu toplantımıza; Sezai, Orhan, Melih, Oktay, Nilgün, Sebahattin Abiler ve Ahmet Abiler, Arif, Yusuf, Şükrü, Necati, Halil, Rıfat, Murathan, Lale, Serkan, Ece, Faruk, Didem, Metin, Nihat, Faruk, Sennur ve nice diğer dostlarımız; katılamadıklarını ve bir sonraki toplantıyı dört gözle beklediklerini bildirmişler.”
Bir Cevap Yazın