Kimler, Neler

By

  Masada 24 kişilerdi: Turgut, Can, Yılmaz, Yaşar, Andrew, Ahmed, John, Ümit, Pablo, Attila, Cemal, Birhan, Nazım, Cahit, Necip, Louis, Ömer, İsmet, Oscar, Edip, Sylvia, Sara, Ece, Özdemir.

       Eski bir şatonun yemek odasındaki 105 metre uzunluğunda masif gürgen ağacından yapılmış, oymalı masanın etrafında toplanmışlardı. Şatodan, şamdanların şıklığından ve gürgen masadan pek memnun olmamakla birlikte, bir arada olmaktan mutluydular.

                           __________________________

         Cahit her zamanki gibi biraz hüzünlüydü. Attila nedenini sordu: “İyi misin, üstadım?”                  

Cahit: İyiyim, her zamanki gibi. Eksiğiz biraz sanki bu hayatta ama umut yetiyor insana” dedi ve şu dizeleri okudu:

Ne doğan güne hükmüm geçer, 

Ne halden anlayan bulunur; 

Ah aklımdan ölümüm geçer; Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur. 

Ve gönül Tanrısına der ki: 

– Pervam yok verdiğin elemden; Her mihnet kabulüm, yeter ki 

Gün eksilmesin penceremden! 

        Salonda büyük bir alkış koptu. Gözler parıldadı umutla ve bir yandan birçok şeyin olduğu gibi ömrün de geçiciliğini hatırlayarak, hüzünle.

Attila: “Dur şimdi, ağlatma bizi. Bak aşk var bir de bu hayatta. Ben bir şiir yazdım, okumak isterim size? Gelecekte çok beğenilecek bence.” Dedi ve ayağa kalkarak şu dizeleri okumaya başladı:

Ben sana mecburum bilemezsin

Adını mıh gibi aklımda tutuyorum

Büyüdükçe büyüyor gözlerin

Ben sana mecburum bilemezsin

İçimi seninle ısıtıyorum  

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor

Bu şehir o eski İstanbul mudur? 

Karanlıkta bulutlar parçalanıyor

Sokak lambaları birden yanıyor

Kaldırımlarda yağmur kokusu

Ben sana mecburum sen yoksun  

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur

İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur

Tutsak ustura ağzında yaşamaktan

Kimi zaman ellerini kırar tutkusu

Birkaç hayat çıkarır yaşamasından

Hangi kapıyı çalsa kimi zaman

Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu  

Fatih’te yoksul bir gramafon çalıyor

Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor

Durup köşe başında deliksiz dinlesem

Sana kullanılmamış bir gök getirsem

Haftalar ellerimde ufalanıyor

Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem

Ben sana mecburum sen yoksun  

Belki Haziranda mavi benekli çocuksun

Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor

Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden

Belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun

Bütün ıslanmış tüylerin ürperiyor

Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin

Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor 

Ne vakit bir yaşamak düşünsem

Bu kurtlar sofrasında belki zor

Ayrıksız fakat ellerimizi kirletmeden

Ne vakit bir yaşamak düşünsem

Sus deyip adınla başlıyorum

İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin

Hayır başka türlü olmayacak 

Ben sana mecburum bilemezsin..

     Bu kez herkesin içini bir sıcaklık kapladı; simalar, kalpten gelen coşkun ama dizginlenebilen bir heyecanla, tebessüm ettiler. Fakat Turgut, Cemal ve Edip’in bu dizelerin ardından; anlamlı bir tavırla göz göze gelişleri de yadsınamazdı.

Alkışlar koptu. 

    Necip: “Halini anlıyorum. Ben de geçtim benzer durumlardan lakin artık şu evresindeyim aşkın”:

Ne hasta bekler sabahı,

Ne taze ölüyü mezar.

Ne de şeytan, bir günahı,

Seni beklediğim kadar. 

Geçti, istemem gelmeni, 

Yokluğunda buldum seni;

Bırak vehmimde gölgeni,

Gelme, artık neye yarar?

        Ümit: “Ahh, hepimiz geçiyoruz bu nice hallerden. Bazen böyle kırgınlık dolu biri, vazgeçmiş ve kabullenmiş; kimi zaman da tutulup kalıyor insan. Tutulma deyince omzumun sol yanı da epeydir tutuk dönemiyorum, açım daraldı fakat yine de size şu dizelerle yanıt vermek isterim”:

Kaderde senden ayrı düşmek de varmış

Doğrusu bunu hiç düşünmemiştim.. 

Seni tanımadan 

Hele seni böyle deli divane sevmeden  

Yalnızlık güzeldir diyordum 

Al başını, kaç bu şehirden 

Ufukta bir çizgi gibi gördüğün dağlara 

Rüzgarın iyot kokularını taşıdığı denizlere git  

Git gidebildiğin yere git diyordum 

Oysa ki, senden kaçılmazmış

Yokluğuna bir gün bile dayanılmazmış.

Bilmiyordum. 

   “Bir başka şiirimle de devam etmek isterim” deyip diğerlerinin nabzını ölçmek için yüzlerine baktı ve herkesin büyük bir merakla devam etmesini beklediğini görünce; başıyla onaylayıp şöyle devam etti:

Bir ayak sesi duymayayım 

Kapıya koşuyorum 

Gelen sen misin diye 

… 

Ağlamaklı oluyorum 

Her şey bana seni hatırlatıyor 

… 

Ve içimdeki bu dayanılmaz sıkıntı 

Bu emsalsiz hüzün 

Seni beklediğim içindir 

Resmine bakamaz oldum 

Uykulardan korkuyorum artık 

Utanıyorum odamdaki bütün eşyalardan 

Şu sedir hala gelip oturmanı bekliyor 

Şu ayna karşısında güzelliğini seyretmeni

Şu kadeh dudaklarına değebilmek için duruyor masada 

Ve şu saat geldiğin anda 

Durabilir sevincinden 

Zaman çıldırabilir 

Çünkü benim dünyamda 

Ölümsüzlük, seni sevmek demektir. 

Bir çocuk doğmayı bekler 

Bir ağır hasta ölmeyi 

Bitkiler yağmur ve güneşi bekler 

Yalnız bir kadın sevilmeyi 

Ve düşün ki bir adam 

İçinde bütün bekleyenlerin korkusu ve ümidi 

Seni bekler 

Asılmayı bekleyen bir idam mahkumu gibi 

… 

Bir gün bu kapıdan sen gireceksin 

Biliyorum 

Ergeç bu bekleyişin bir sonu gelecek 

Yıllarca sonra 

Öldüğüm gün bile gelsen 

Bütün bu bekleyişimi ve öldüğümü unutup 

Çocuklar gibi sevineceğim 

Kalkıp sarılacağım ellerine

Uzun uzun ağlıyacağım. 

     

Ve ekledi; “Kırgın bir kabulleniş ya da kabullenmeden asılı kalmak; maşuka mı özgü yoksa aşığa mı ya da sadece tekamülümüzün gerektirdiği aşama ile mi ilgili; ben de bilmiyorum.”

     Herkes malihulyalı bir sorgulamaya gark olmuştu. O esnada sessizliği Nazım bozdu:

     “Bu sorunun cevabı benim için de muamma henüz lakin; bende de iki kalp var sanki birinin adını Piraye diğerininkini de Münevver koydum. Daha birkaç tane var da; adım çapkına çıksın istemem. Özet geçeyim dedim. Hangisi aşkım hangisi telaşım; hangisi yurdum, hangisi sürgünlüğüm ya da gurbetim bilmiyorum.”       Deyip şu dizeleri okudu:

           Seviyorum seni 

           Ekmeği tuza banıp yer gibi 

           Geceleyin ateşler içinde uyanarak 

           Ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi… 

           …Seviyorum seni 

           Yaşıyoruz çok şükür der gibi.

    Nazım biraz duraksadı ve Cahit’e bakarak: “Müsaaden olursa üstadım;

-Böyle ferman etti Nazım.. deyip kadehini ona yöneltti ve ekledi:

“Bunları yazan da ben ve fakat”

Seni düşünmek güzel şey,

Ümitli şey,

Dünyanın en güzel sesinden

En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey… 

Fakat artık ümit yetmiyor bana,

Ben artık şarkı dinlemek değil,

Şarkı söylemek istiyorum…

   “Bu dizelerde bana ait; aynı kişiye mi başkasına mı yazıldı, sormayın. Ve hatta bunlar da benim yüreğimden süzülenler bir vakit”

Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor 

Onlardan kalbime sevda geçmiyor 

Ben yordum ruhumu biraz da sen yor

Çünkü bence şimdi herkes gibisin 

Kısa bir sessizlikten sonra şöyle devam etti: 

Yolunu beklerken daha dün gece 

Kaçıyorum bugün senden gizlice 

Kalbime baktım da işte iyice 

Anladım ki sen de herkes gibisin 

Büsbütün unuttum seni eminim 

Maziye karıştı şimdi yeminim 

Kalbimde senin için yok bile kinim 

Bence sen de şimdi herkes gibisin 

       “Dediğim gibi; belki de sevi, nesnesinden çok öznesine aittir.”

Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık

Yahut hiç sevmeseydi 

Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? 

“Misali, Zühre de ne kaybederdi Zühre’liğinden?”

    

    “Mesele belki de özneye nesneye takılmadan sadece sevebilmekte.”

 

    Derin bir sessizlik oldu yüksek tavanlı salonda. Havada aşk, ızdırap ve biraz da tütün kokusu vardı. 

    Bu tezat ve buğulu havayı biraz mühürleyip biraz da dağıtmak adına, Cemal hınzır bir edayla;

Zaman mı? Değil zaman 

Akan zaman değil mesafelerdir 

Güneşin çekici yukarda 

Suyun bıçağı aşağıda 

Krom alçakgönüllü, bakır utangaç 

Ağaç: bir damla iki kıvılcım arasında 

Rüzgâr bilmiyor nerden eseceğini 

Sınırlar kesik, 

Yerleşme yerlerinde balkıma 

Biz kırıldık daha da kırılırız 

Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü 

Hırsız da bilmiyor çaldığını 

Biz yeni bir hayatın acemileriyiz

Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor 

Şiirimiz, aşkımız yeniden, 

Son kötü günleri yaşıyoruz belki 

İlk güzel günleri de yaşarız belki 

Kekre bir şey var bu havada 

Geçmişle gelecek arasında 

Acıyla sevinç arasında 

Öfkeyle bağış arasında 

Biz kırıldık, daha da kırılırız 

Doğudan batıya bütün dünyada 

Ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer 

İki ciğer arasında bağlantı kurar 

Büyür, bir gün, zenginleşir orada 

Çünkü Ali’yi dirilten iksir de saklı 

Hasan’a sunulmuş ağuda, 

Granitin de olur bir okyanus diriliği, 

Nehirler daha uysal akar, 

Bir çiçek nasıl açıyorsa kendiliğinden 

Bir kuş nasıl uçuyorsa 

Öyle sever, çalışır insan, 

Kıraçlar çarptıkça dağlara 

Gül göçürür şafağından 

Doğanın altın şafağından 

İnsanın altın şafağından 

Tarihin altın şafağından 

Biz kırıldık, daha da kırılırız 

Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza. 

   Diye bir şiir okudu hiç girizgah bile yapmadan. 

   Herkes alkışladı yine. 

    Cemal’den sonra Turgut aldı sözü: 

    “Bende de şu var”:

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım 

Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından 

Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından 

Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar 

Şu aranıp duran korkak ellerimi tut 

Bu evleri atla, bu evleri de bunları da

Göğe bakalım 

Falanca durağa şimdi geliriz, göğe bakalım 

İnecek var deriz, otobüs durur ineriz 

Bu karanlık böyle iyi, afferin Tanrıya

Herkes uyusun, iyi oluyor, hoşlanıyorum 

Hırsızlar polisler açlar toklar, uyusun

Herkes uyusun, bir seni uyutmam, bir de ben uyumam 

Herkes yokken biz oluruz, biz uyumayalım 

Nasıl olsa sarhoşuz, nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda Beni bırak, göğe bakalım 

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum, göğe bakalım 

Tuttukça güçleniyorum, kalabalık oluyorum 

Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi, ağaçlar gibi

Sularım ısınsın diye bakıyorum, ısınıyor 

Seni aldım, bu sunturlu yere getirdim

Sayısız penceren vardı, bir bir kapattım 

Bana dönesin diye bir bir kapattım 

Şimdi otobüs gelir, biner gideriz

Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, başka türlüsü güç 

Bir ellerin, bir ellerim yeter, belleyim yetsin 

Seni aldım, bana ayırdım, durma kendini hatırlat 

Durma kendini hatırlat. 

    Ve hemen ardından Edip:

    “Ben de birkaç satır bir şeyler söylemek isterim.” diyerek ayağa kalktı.

Bu aralar ellerim hep üşür benim. Doktor ‘kansızlık’ der, ben ‘sensizlik’ derim… 

Ne gelir elimizden insan olmaktan başka. 

Bana kalbimdesin deme! Bilirsin, kalabalık yerleri sevmem ben… 

Bazen diyorum ki onu kafama takmamalıyım.

Sonra da diyorum ki; önce kalbimden atmalıyım.

Kim ne derse desin, ben bu günü yakıyorum, yeniden doğmak için çıkardığım yangından…

Bakmayın etrafımda çok insan dolandığına; sırılsıklam yalnızım aslında. 

İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine. 

Sormayın artık her gün ‘nasılsın’ diye..! 

Nasılsa adet olmuş iyiyim demek. 

Kötüyüm ben hem de çok..!

Kime ne?

Acılar da acılaşıyor gittikçe sanki,

Bir azarlanmayla ölümünü düşünen çocuklar gibi. 

Sevgiler gönderirdi nedense utanırdı da bundan.

Gönderir gönderir geri alırdı bir gücenikliği sonra.

Doğanın bana verdiği bu ödülden çıldırıp yitmemek için iki insan gibi kaldım.

Birbiriyle konuşan iki insan. 

Bu yüreğe bu kadar acı fazla dersin bazen kendine.. Ama hata bizde.

Küçücük bir yürekle kocaman sevmek ne haddimize! 

Arkana bile bakmadan gitmek istersin.

Öyle Herşeyi Bırakmana Falan Da 

Gerek Yok.

Anıları bırakabilsen yeter..!

Sanki hiçbir şey uyaramaz içimizdeki sessizliği, ne söz, ne kelime, ne hiçbir şey. 

Kısa bir gülümseme yürüdü dudaklarından.

Benim dudaklarıma da geçti… 

Çünkü sen, sen benim sevmemin başlangıcısın olsa olsa. 

Tek ihtiyacım neydi biliyor musun? Bir papatya yaprağı daha. 

Ve mutluluk bir kibrit çöpü. Artık ne 

kadar yanarsa…

Biliyorsun, bizim her türlü yalnızlığımız yeni bir dil olacak yarın.

Hiçbir dilde söylenmemiş, hiçbir dilde yazılmamış, sözler ve şarkılar içindeyim. 

Anlıyorum. Yaşam elbette uzun, biz duyabildikçe sevgiyi.

Yalnızca bunun için uzun. Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da… 

Bazen arkana bile bakmadan gitmek istersin.

Öyle her şeyi bırakmana falan da gerek yok.

Anıları bırakabilsen yeter. 

Öyle bi çık ki karşıma her baktığımda ilk defa görüyormuşum gibi, az kalsın ölüyormuşum gibi, hissedeyim seni.

Elbette bir ustalıktır bizim sevgimiz.

Mutlu bir yolcu gibi yol kenarlarındakilere el uzatan. 

İnsanın insana verebileceği en değerli şey yalnızlıktır. 

Nedensiz bir çocuk ağlaması bile çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır.

Değilsek de yakın, birbirimize uzak da sayılmayız büsbütün… 

İnsanın insandan başka dayanağı yok.

Yalnızlık bile, başka insanların varlığı bilindikçe bir anlama kavuşuyor.

Oysa “Allah sevdiğine kavuştursun.” diyen hiçbir dilenciyi boş geçmemiştim ben. 

Neden aklıma geliyor istasyon büfesindeki duruşun?

Hava soğudu -kasımın son günleri- kar yağacak, bembeyaz olacak unutulmuşluğum.

Sarılıp gövdesine sımsıkı, bir kadın kendini doğurabilir isterse. 

Bir mektup, bir telgraf alınması değil, unutulmuş bir sevdadır kapısını çalan. 

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da. Gökyüzü gibi şu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor. 

Çok uzaklara bakmaktır, diyoruz, durmadan saate bakmak.

Biliyor musun, az az yaşıyorsun içimde; oysaki seninle güzel olmak var… 

     Bu kez çok derin bir sessizlik oldu. Kalpler ve zihinler birbirine karıştı sanki. Biraz ihtiras, bolca hüzün dönüp durdu salonda.

      Attila yeniden ayağa kalkıp şu şiiri okudu:

Gözlerin gözlerime değince 

Felâketim olurdu, ağlardım 

Beni sevmiyordun, bilirdim 

Bir sevdiğin vardı, duyardım 

Çöp gibi bir oğlan, ipince 

Hayırsızın biriydi fikrimce 

Ne vakit karşımda görsem 

Öldüreceğimden korkardım 

Felâketim olurdu, ağlardım 

Ne vakit maçka’dan geçsem

Limanda hep gemiler olurdu

Ağaçlar kuş gibi gülerdi

Bir rüzgâr aklımı alırdı

Sessizce bir cıgara yakardın

Parmaklarımın ucunu yakardın

Kirpiklerini eğerdin, bakardın

Üşürdüm, içim ürperirdi

Felâketim olurdu, ağlardım 

Akşamlar bir roman gibi biterdi

Jezabel kan içinde yatardı

Limandan bir gemi giderdi

Sen kalkıp ona giderdin

Benzin mum gibi giderdin

Sabaha kadar kalırdın

Hayırsızın biriydi fikrimce

Güldü mü cenazeye benzerdi

Hele seni kollarına aldı mı

Felâketim olurdu, ağlardım 

      Cemal dayanamayıp ayağa kalktı ve Edip’in gözlerinin içine bakarak; “Aşkta kazanan kaybeden yoktur dostum. Ben, Tomris’e:

               “Daha ne olayım isterdin, onursuzunum senin?” derken o benim ‘şahsiyetimdeki rötar’ı gördü de senin için:

‘Sevgililik ya da aşk 

duygusu zamanla yara 

alabiliyor, 

örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana.”

Dediydi. Şimdi aramızda kazanan Turgut mu oldu dersin? 

Turgut şöyle yanıtladı:

“Aşk, biz şairler için bir savaş alanı değil; gizemli ve huzurlu bahçelerinde dolaşılan; ihtirastan çok dostluğun sıcak ve huzurlu havasını soluyabildiğimiz; Dünya üzerindeki Cennet, değil midir beyler?” Dedi ve ekledi: 

-İkimiz de denebilir; “hepimiz” de. Hepimiz birlikte sevinebiliriz. Göğe bakalım. 

Bu kez çok büyük bir alkış koptu salonda ve herkes ayakta, gözler mutluluktan nemlenmiş, sıcacık bir dostluk duygusuyla; belki kollar sarmıyordu ama ruhların kolları sımsıkı sarıyordu birbirlerini. Gelmiş geçmiş yaşayan ve daha gelmemiş olan tüm güzel ruhlar…                    _______________________________________

          

2. Oturum

      Bu kez sohbeti başlatan Sara oldu:

     “Son yazdığım yazımla 2. Oturumun açılışını yapmak isterim izninizle” dedi ve ayağa kalkıp şu satırları okumaya başladı:

Senin değilim, sende kaybolmadım; öyle olmayı arzulasam da.. Öğle vakti yakılan bir mum gibi kaybolmayı..Denize düşen bir kar tanesi gibi yitmeyi.. 

      Neden bilinmez; sözü biter bitmez Andrew adeta onu yanıtlarcasına şu satırlarla karşılık verdi:

“Eğer yeterince dünyamız ve zamanımız olsaydı, bu nazlanman, hanımefendi, suç olmazdı. Oturur ve düşünürdük hangi yoldan yürüyeceğimizi ve uzun aşk günümüzü nasıl geçireceğimizi.” 

     Ve yalnızca gülüşüp geçtiler. Tüm salondakiler, 2. Oturumun açılış şeklinden gayet memnundular.

Ardından;

      Sylvia:

“Ne adamlar sevdim, zaten yoktular. Gerçek değildiler, birer umuttular. Böyle bir sevmek görülmemiştir.” Deyince

      Attila: 

Düşledim büyüyle beni yatağa çektiğini ve çılgınca öptüğünü, delice şarkı söylediğini (sanıyorum kafamdan uydurdum seni).

    “Rol çalmak öyle değil, böyle olur Sylvia; repliklerimizi karıştırmayalım” dedi ve masada bir kahkaha tufanı koptu. 

     Sylvia, biraz öfkeli, “Doğrudur, üstadım. Hakkın var, lakin hayali sevilmek genelde siz erkeklere yaraşır. Çünkü biz kadınlar, hayali bir adama giydirmeye pek meraklıyızdır. Her kim iseniz onu siler, yerine düşlerimizdekini yazmaya kalkarız, zaman zaman. Hayat oyunsuz pek sıkıcı” diye yanıtladı. 

     İkinci bir kahkaha bu kez genelde kadınlardan geldi fakat erkekler de kafalarını sallayarak bu tespiti onaylamadı değiller; yüzlerinde hin bir ifadeyle. 

    “Haklısın, bizim için de ‘yatağa çekilip, çılgınca öpülmek; etkenden çok edilgen özne olduğumuzu düşününce; biraz doğaya aykırı ama nadir bulunan bir durum olduğundan hoş bir fantezi oldu, doğrusu. Ondan bu değiş tokuş benim de hoşuma gitti. Adeta amazon bir kadın tarafından sevilmek.” Dedi ve bu kez herkes kahkahalara boğuldu; en çok da Sylvia.

Bu kez John aldı sazı eline ve şöyle dedi:

“Hiç boşuna tartışmayın. Biriniz kadın, biriniz erkekken” ve şu dizeleri okudu: 

… O halde; nasıl bir melek kendi kadar olmasa bile,  

Saf ve cisimsiz, havadan yüz ve kanatlar takınırsa,  

Benim aşkımın küresi olabilir senin aşkın da.  

İşte havanın saflığıyla meleklerinki arasında  

Ne fark varsa,  

Sonsuza dek  

O fark  

Olacak aslında, 

Kadının aşkıyla  

Erkeğin aşkı arasında 

    Kısa süren sessizliği Ece bozdu: “Herkesin merak ettiği bir şey var: Duygusallık kadınların tekelinde olmasına rağmen, neden bu camiada sayıca çok daha azız? Yoksa sevilmeye daha layık olan bizler miyiz?” diye sordu ve cevap beklemeden sözlerine şöyle devam etti:

“Boşlukta kalabilmek üzerine düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.”

Yaşlanma, gitme korkusuyla başlar… ‘Bırakıp gidebilenler’ ise hayatta, 1-0 önde koşar…

İhtiyarlamak azizim, gitmek korkusuyla başlar. İçine bir şüphe düşüyorsa kapıyı çarpıp çıkacakken, duraksıyorsan, işte tam o an, yaşlanır insan…
Yeni bir başlangıç yapmak için üstat, önce boşlukta durabilmesin. Boşlukta “kalmaktan” kortuğun zaman, işte tam o an, bir daha yeni bir şeye başlayamayacak kadar ihtiyarlar, çökersin.
İnsan, sevgili arkadaş, zaman içinde yaşlanmaz aslında. Bir ikindi, zamanın nasıl da geçtiğini düşündüğünde, düşündüğü bütün o zamanların yükü üzerine bindiğinde ihtiyarlar. Tam o ikindi gitmeye karar verirse, şöyle yeniden “Ne yapmalı? ” yaylasına çıkıverirse dirilir yeniden. Bağlantısızlığın yaylalarında iyi, sağlam, canlandıran bir rüzgâr eser. O rüzgâra çıkmazsan eğer, yeni bir şey olmaz. İhtiyarlamak, yeni bir hayat fikriyle, yayla rüzgârından üşüdüğün zaman başlar…

   “Tema aşk üstünden gidiyordu ama biraz havayı dağıtmak istedim.” Diye de ekledi.

     O esnada Birhan araya girdi ve “Madem boşluk dediniz, öyleyse ben de birkaç şey söylemek isterim, naçizane..hem yürek hem boşluk üstüne” dedi ve şu dizeleri okudu:


Seni bir boşluğa attım
gövdemi başka gövdeler bilmeyecek artık
boşluk sesi ol..
hoşluk sesi ol..

sonra dönüp üz beni.

Yüzüm yüzünü terk edeli kıştı.
Yeni yeni kıştı. Kollarım kendi
bacaklarımı sarmıştı. Fotoğrafta görünmeyen
ışıklar vardı. Sandalyenin ucuna oturmuştum.
Gözlerim bacaklarıma dolanan kollarıma,
sonra bacaklarıma, sonra daha uzağa, salondan
da uzağa,
o yok yere bakıyordu.

seni bir boşluğa attım
gitmek üzereydim kalktım
boşluk sesi ol..
hoşluk sesi ol..

Gözlerimdeki ay ışığı
gözlerinin körlüğü içindi.

II

Hadi benim umarsızım
ben ölmek üzereyim
yorgunluğum da öyle
sabrımın son parçasını da yedim
az önce.

Hadi benim suskunum
geçtiğim yılları yaktım ardımda
çocukluğumdan gelirken düştüğüm
o keskin virajdan
sürüklendiğim bu vakte dek
sıkıca tuttuğum
kırık dökük inançlarım bile
ölmek üzere.

hadi benim kırgınım
kışın bana yaptıklarından,
yazın beni öldüren yıldızlarından sonra
yitirdiğim mevsimler değil,
vaktim yok,
baktığım yerleri yaktım
içime ağladığım suları da içtim
az önce.

III

Seni şimdi bir yabancı gibi karşıma alıp
sanki senden bahsetmiyormuşum gibi yapıp
sanki benden bahsetmiyormuşum gibi
hatta bir aşktan bahsetmiyormuşum gibi
fırtınayı ve huzuru anlatacağım sana.

Yılları ve yolları, limanları ve fırtınayı
ve aşkın belki hiç adı geçmeyen kuzeyini
aşkın bu kuzeyden nasıl düşürüldüğünü,
artık sonsuza dek yitirdiğimizi
büyünün bitişini,

hiç gerekmeyen yıllarda huzur,
çok gereken yıllarda da fırtına
nasıl yaşanır onu anlatacağım.

Seni bir yabancı gibi karşıma alıp
bunun dayanıklı bir şey olmadığını
sürekli kılınmadığını, çünkü aşkın
yapılan bir şey olmadığını,
başlangıçta bir melek konduğunu
sonunda bir kelebek öldüğünü,
yani kısacık sürdüğünü, oysa hayatın
bir korkular ve alışkanlıklar bütünü
olduğunu,
bütün bunları sana
nasıl anlatacağım? 

IV

Kalbim
ölü mevsimler gibisin
bir şeyin görünmeyen iyi yanları gibi
ama bitti mevsim,
bir başka yolcu yok sana
fark etmez gibisin.

Kalbim
demir masanın küfü, örtünün yırtığı
camın kırığı, patlayan freni hayatımın
kalbim, anla, bitti mevsim
bir başka yolcu yok sana.

   “Söz kadınlardan açılmışken bir kez daha; biz erkeklerin-en azından kendi adıma da olsa diyeceğim de- eminim tüm hemcinslerim hemfikirdir ki fiziksel değil belki ama manen, kalben ve hatta en çok da zihnen pek çok üstündür karşı cins bizden. İtiraf mı, günah çıkarma mı dersiniz bilmem ama; belki de bu eksikliğin ezikliği ile -zaten erkek egemen bir toplumda -senin şiirinde bahsettiğin gibi 1 değil, 5-0 geriden başlayan kadınlarımıza- pek de fırsat tanımıyoruz kendilerini gerçekleştirebilmeleri adına. Destek yerine köstek oluyoruz çoğunlukla. Korkudan muhtemelen. Oysa ne mutlu kadınlarına kanat verebilenlere. Kaldı ki vermeye bile gerek yok. Zaten doğuştan kanatlarınız var. İş ki onları kesip, kopartmasak.” diyerek söze giren Ümit;

Müsaadenizle bununla ilgili birkaç kuple okumak isterim”

    Herkes kadehlerini bu güzel şiir için havaya kaldırdı.

Ben senin en çok sesini sevdim Buğulu çoğu zaman, taze bir ekmek gibi 

Önce aşka çağıran, sonra dinlendiren 

Bana her zaman dost, her zaman sevgili 

Ben senin en çok ellerini sevdim Bir pınar serinliğinde, küçücük ve ak pak 

Nice güzellikler gördüm yeryüzünde 

En güzeli bir sabah ellerinle uyanmak 

Ben senin en çok gözlerini sevdim 

Kah çocukça mavi, kah inadına yeşil 

Aydınlıklar, esenlikler, mutluluklar 

Hiç biri gözlerin kadar anlamlı değil 

Ben senin en çok gülüşünü sevdim 

Sevindiren, içimde umut çiçekleri açtıran Unutturur bana birden acıları, güçlükleri

Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman 

Ben senin en çok davranışlarını sevdim 

Güçsüze merhametini, zalime direnişini Haksızlıklar, zorbalıklar karşısında 

Vahşi ve mağrur bir dişi kaplan kesilişini 

Ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim

Tüm çocuklara kanat geren anneliğini 

Nice sevgilerin bir pula satıldığı bir dünyada 

Sensin, her şeyin üstünde tutan sevgini 

Ben senin en çok bana yansımanı sevdim Bende yeniden var olmanı, benimle bütünleşmeni 

Mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim Ben seni sevdim, ben seni sevdim, ben seni… 

   Salonda çığlıklar, alkışlar, mutlu ve gururlu simalar birbirine karıştı.

   Herkes ayakta alkışladı ve yeni bir nida olarak bu kez;

        “Bende de bu var dinlemek isterseniz. Romalı’nın hakkını Romalı’ya vermek keşke bu kadar kolay olsa ama Ümit kardeşime sonsuz katılmakla birlikte; daha çok yol kat etmemiz, çok fırın ekmek yememiz, çok daha emek vermemiz gerek bu konuyla ilgili. Ancak ben şimdilik izninizle temayı biraz daha değiştirmek istiyorum. Yoksa hakkınız ödenmez hanımefendiler. Sanılmasın ki, bu konu benim için bir önem arz etmiyor.”

    Hanımlardan mütevazı ve olgun bir onay hareketi gelince;

   Oscar, aşkın ezici gücünden dem vurmak üzere ayağa kalktı. Herkes derin bir nefes alıp ve büyük bir hevesle kulak kesildi.

Orjinali: 

Yet each man kills the thing he loves 

By each let this be heard, 

Some do it with a bitter look, 

Some with a flattering word, 

The coward does it with a kiss, The brave man with a sword!  

Some kill their love when they are young, 

And some when they are old;  

Some strangle with the hands of 

Lust, 

Some with the hands of Gold: The kindest use a knife, because The dead so soon grow cold. 

Some love too little, some too long, 

Some sell, and others buy;  Some do the deed with many tears, 

And some without a sigh: For each man kills the thing he loves, 

Yet each man does not die. 

Oscar, Özdemir’e baktı ve ricacı bir tavırla: 

“Sana zahmet üstad” dedi. 

Özdemir: Hayhay, benim için şereftir diyerek dizeleri şöyle tercüme etti: 

Her insan öldürür gene de sevdiğini

Bu böyle bilinsin herkes tarafından, 

Kiminin ters bakışından gelir ölüm, 

Kiminin iltifatından, 

Korkağın öpücüğünden, Cesurun kılıcından!  

Kimisi aşkını gençlikte öldürür, 

Yaşını başını almışken kimi;  

Biri Şehvet’in elleriyle boğazlar, 

Birinin altındır elleri,

Yumuşak kalpli bıçak kullanır

Çünkü ceset soğur hemen. 

Kimi pek az sever, kimi derinden, 

Biri müşteridir, diğeri satıcı;  

Kimi vardır, gözyaşlarıyla bitirir işi, 

Kiminden ne bir ah, ne bir figan:

Çünkü her insan öldürür sevdiğini, 

Gene de ölmez insan. 

  Özdemir şöyle ekledi:

    “Tozan kardeşimiz bugün aramızda bulunamadı lakin onun tarzını da çok beğenenler var. O nedenle; bir de onun yorumuyla olan tercümesini de aktarmak isterim, yüksek müsaadelerinizle”:

   Tozan Alkan’ın çevirisinden 

Kulak verin sözlerime iyice, 

Herkes öldürebilir sevdiğini 

Kimi bir bakışıyla yapar bunu, 

Kimi dalkavukça sözlerle,

Korkaklar öpücük ile öldürür,

Yürekliler kılıç darbeleriyle!  

Kimi gençken öldürür sevdiğini 

Kimileri yaşlı iken öldürür;  

Şehvetli ellerle öldürür kimi 

Kimi altından ellerle öldürür;  

Merhametli kişi bıçak kullanır

Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur. 

Kimi aşk kısadır, kimi uzundur, 

Kimi satar kimi de satın alır;  

Kimi gözyaşı döker öldürürken, 

Kimi kılı kıpırdamadan öldürür;  

Herkes öldürebilir sevdiğini 

Ama herkes öldürdü diye ölmez. 

    Tüm salon alkışlarla yankılandı. Yürekler iyice ısınmıştı. Şömineye hiç lüzum yoktu. Duygular adeta tüm cihanı ısıtacak kadar yoğundu. Hepsi, farklı yerlerden, farklı düşüncelere sahip, farklı yüreklerdi ama aslında hepsi birdi.

   Can derin bir iç geçirdi ve; 

       “Oscar Usta; ne kadar da naifsin.Kadını erkeği yok bu işin. Ölen de öldüren de insan gibi çevrilse de, aslında insanın bir fikri, değeri, hedefi öldürmesinden bahsetmişsin. Her ne ise öldürdüğü; herkes öldürdü diye ölmez ama zaten ölüdür madem öldürüyorsa, belki de.”

  Oscar tanımsız kaldı; belli belirsiz biraz tereddütlü bir dudak büküşle biraz onaylar gibiydi.

  Derken; Ömer Usta aldı sözü bu kez:

    “Ah gençler, hayat öyle hızlı geçer ki; bir de bakmışsın; ne kadın, ne erkek, ne ideal, ne düşünce, ne alacak ne verecek; hesap yok; kitaplar kapanmış olur.” Dedi ve şu dizeleri okudu Rubai’lerinden:

Niceleri geldi, neler istediler 

Sonunda dünyayı bırakıp 

gittiler 

Sen hiç gitmeyecek gibisin, değil mi? 

O gidenler de hep senin gibiydiler. 

    İşte artık sözün sonuna gelinmiş gibi oldu ama yine de doyamadılar bu tatlı sohbete. Bu kez biraz daha uzun bir sessizlik oldu. Herkes şapkasını önüne alıp düşündü ve sonra kaldıkları yerden, yeniden şapkalarını takıp, devam ettiler. 

   Bu kez sessizliği ilk bozan Pablo oldu ve benzerlik gösterse de bu konudaki düşüncelerini ifade etmek üzere izin istedi ve şu dizeleri okudu:

Seni sevmemin dışında bir sebepten sevmiyorum seni 

Seni sevmekten, sevmemeye geçiyorum 

Seni beklemekten, beklememeye

Kalbim soğuktan ateşe geçiyor. 

    Burada herkes siyahın beyaz; beyazın da siyah olabileceğine şahit oldu. Sevmekten vazgeçmek, sıcaktan soğuğa geçmek gibi bilinse de; bazı durumlarda tam zıttı olabiliyordı işte. Tıpkı Hamlet’in dediği gibi aşk da hayat da ölüm de; var ya da yok. Daha doğrusu hem var hem yoktu belki de.

    Uzun sessizliği, Louis bozdu:

      “Ben de aşkın acısından dem vurmak isterim birkaç satırla sizlere; hazır aşk madalyonunun öteki yüzünden de söz açılmışken” diyerek ayağa kalktı ve şu dizeleri okudu:

Yaşamayı öğrenmek bizim için geçti çoktan

Ağlasın gece içinde kalplerimiz yan yana.

En küçük şarkıyı mutsuzluktur kurtaran

Her ürperiş borçlu baştan bir hayıflanmaya

Ve her kitar havası beslenir hıçkırıkla

Mutlu aşk yok ki dünyada

Acılara batmamış bir aşk söyle bana

Yıkmamış, kıymamış olsun bir aşk söyle

Bir aşk söyle sarartıp soldurmamış ama

İnan ki senden artık değil yurt sevgisi de

Bir aşk yok ki paydos demiş gözyaşlarına

Mutlu aşk yok ki dünyada

Ama şu aşk ikimizin öyle de olsa.

    Üstadlar, derin bir iç geçirip; nefeslerini dengelediler.

Bu kez kısa süren sessizliği şöyle bozdu İsmet:

        “Bugün semada daha çok aşk yoğunlukta, dostlar. Lakin, Serkan kardeşimin de dediği gibi”:

… Beni herkes sevdaya asi sanır, 

Oysa aşk, beni nerde görse tanır, 

Hasret tanır, 

Zulüm tanır, 

Ölüm tanır, 

Yüzüm yüzümden utanır…

    Deyip Serkan’ı andıktan sonra; 

      “Ben de birkaç kuple okumak isterim” diyerek ayağa kalktı ve şu dizeler döküldü ağzından:

Seyran ü sefayı terk ederek sevdiğim kız

Koynuma kaçtıysa

Neden toz konduracakmışım şanıma 

Arkada hasreti çekilecek sevgili bırakmayan 

Gemi yakmazsa yazık direkler 

çatırdasın 

Cayırdasın yelkenler 

Ötesine aklım ermedi hiçbir zaman 

Müdrik miydim nâtık mıydım hafız mı 

Adım bir intikam olarak bari anılacak mıydı acaba 

Tuzun gözüme durduğunun farkında olmadım

Şerbetini bana ekşittikten sonra sundukları kızılcık

Fark etmedim damarlarıma sızmış 

Cinsî temas haline getirmiş beni
Olağan bile saymadığım dünyayla
Gaflet miymiş yaşadığım istiğrak mı

Nereden bilecektim canıma batan
Dikenleri ayıklamaya dalmışken
İbadetimden olmasa bari derken kuşkum
Savaş bitmiş ben nöbette unutulmuşum
Savaş bitmiş ben bunu
Koynumun boşluğuyla anlıyorum

     Havadaki tütün kokusu yoğunlaşmış; ortada bir hayalet gibi süzülen duman bulutları; şamdanlardaki mumların biteyazarkenki hünerleri sayesinde; gölgeleriyle sisli havayı süslemekteydi.

 

__________________________________________

3. 

Bölüm

    Ufak bir yemek molasının ardından; zihinler de kalpler de biraz dinlenmiş olarak son bölüme geçtiler. Sunturlu ve demir varaklı pencereler açılmıştı. Kısa sürede tüm salonun havası temiz oksijenle dolmuştu. Yine de Can, bahçedeki verandaya çıkmayı önerdi ve herkes gönüllü olarak bu parlak fikri kabul etti. 

    Verandadaki masanın başında toplandılar bu kez.

         Can: “Ben de aşkı pervasız ama pek severim; bilirsiniz. Lakin yalnızlığın da bir aşk olduğunu düşünürüm sık sık. Dolayısıyla önce bugün için bir aşk şiiri okuyup, sonra izninizle yalnızlık aşkını anlatan bir şeyler mırıldanmak isterim.”

    Herkes merakla, yeni mekanlarından memnun onu dinlemeye koyuldu.

Ayrılık yüreğimi uyuşturuyor karıncalandırıyor nicedir. Beynimi uyuşturuyor özlemin… 

Çok sık birlikte olmasak bile 

Benimle olduğunu bilmenin 

Bunca zamandır içimi ısıttığını 

Yeni yeni anlıyorum 

Yokluğun, 

Hatırladıkça yüreğime saplanan bir sızı 

olmaktan çıkıp Mütemadiyen bir boşluğa 

Sabahları seni okşayarak başlamaları 

Aksamları her işi bir kenara koyup Seninle baş başa konuşmaları 

özlüyorum; Oynaşmalarımızı, 

Yürüyüşlerimizi, 

Sevimli haşarılığını, 

Çocuksu küskünlüğünü… 

Nasılda serttin başkalarına karşı 

Beni savunurken; 

Ve ne kadar yumuşak 

Bir çift kısık gözle kendini 

Ellerimin okşayışına bırakırken 

Gitmeni asla istemediğim halde 

Buna mecbur olduğunu görmek 

Ve sana bunları söylemeden 

‘Git artık’ demek 

‘Beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk 

Kavuşacaksın mutluluğa’ 

Demek sana nede zor 

Seni görmemek ve belki yıllar sonra 

Karsılaştığımızda 

Bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden… 

Yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek… 

      Uzun uzun soluklandı ve içkisinden bir yudum alıp; maşuk aşkından yalnızlık aşkına geçmek üzere; şöyle devam etti:

Sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa 

Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi 

Dilimizde akşamdan kalma bir küfür 

Salonlar piyasalar sanat sevicileri 

Derdim günüm insan içine çıkarmaktı seni

Yakanda bir amonyak çiçeği

Yalnızlığım benim sidikli kontesim 

Ne kadar rezil olursak o kadar iyi 

Kumkapı meyhanelerine dadandık

Önümüzde altınbaş altın zincir fasulye pilakisi Aramızda görevliler ekipler hızır paşalar

Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi

Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri 

Çöpçülerin elleriyle okşardın beni

Yalnızlığım benim süpürge saçlım

Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi 

Baktım gökte bir kırmızı bir uçak 

Bol çelik bol yıldız bol insan 

Bir gece sevgi duvarını aştık

Düştüğüm yer öyle açık seçik ki 

Başucumda bir sen varsın bir de evren 

Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi

Yalnızlığım benim çoğul türkülerim 

Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi    

Başıyla ufak bir reverans yapıp yerine oturdu.

   Bu kez konuşan Ahmed’di.

       “Üstad bu iki şiir de muazzam. Yüreklerimizi dağladı. Dilerseniz ben de size özlemden bahsedeyim. Hazır dağlanmışken yüreğimiz; birkaç kuple de benden olsun.”

Maviye 

   Maviye çalar  gözlerin, 

   Yangın mavisine 

   Rüzgarda asi, 

   Körsem, 

   Senden gayrısına yoksam,        

   Bozuksam, 

   Can benim, düş benim,     Ellere nesi?    

Hadi gel,     Ay karanlık… 

   İtten aç, 

   Yılandan çıplak, 

   Vurgun ve bela    

Gelip durmuşsam kapına    

Var mı ki doymazlığım? 

   İlle  de ille 

   Sevmelerim,    

Sevmelerim gibisi? 

   Oturmuş yazıcılar 

   Fermanım yazar 

   N’olur gel, 

   Ay karanlık… 

   Dört yanım puşt zulası, 

   Dost yüzlü,     Dost gülücüklü    

Cıgaramdan yanar.    

Alnım öperler, 

   Suskun, hayın, çıyansı. 

   Dört yanım puşt zulası,    

Dönerim dönerim çıkmaz. 

   En leylim  gecede ölesim tutmuş,    

Etme gel, 

  Ay karanlık…

      Kalplere çizikler atılmıştı, ustura yarası, biraz kanadı ama o koca yürekler kanla boğulmaz; kolay kolay tükenmezdi. Ve bunu çok iyi bilen büyük üstad Yaşar, acının dozunu biraz daha arttırmakta bir sakınca görmedi ve söze şöyle başladı:

          “Bindiler de çektiler gittiler, o iyi insanlar, o dünya güzeli atlara… O yiğitler, o her birisi kaplan örneği şahinler, o ceren gibi atlara bindiler de başlarını aldılar gittiler. Bir daha, bir daha hiç gelmeyecekler. Hiç, hiç, hiç! Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. Şu dünyanın yaşaması müşkül hal ilen. Bin iyiyi bir kötüye kul eden…” 

      “Ve madem yalnızlıktan dem vurdun kardeşim; bence de yalnızlık aşkın düşmanı değildir; kıymet bildiricisidir.” Deyip şu dizeleri okudu:

Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin. 

Su olsan kimse içmez,

Yol olsan kimse geçmez,

Elin adamı ne anlar senden?

Çıkarsın bir dağ başına,

Bir ağaç bulursun

Tellersin pullarsın

Gelin eylersin.

Bir de bulutları görürsün,

Köpürmüş gelen bulutları. 

Başka ne gelir elden?

Çın çın ötüyor yüreğimin kökünde şu dünyanın ıssızlığı. 

Tanrı kimsenin başına vermesin böyle bir yalnızlığı!  

    Tek söz almayan Yılmaz kalmıştı ve tüm gözler ona çevrilince;

       ”Ne çok yaralıyız; merhemimiz de yaramızda gizli imiş meğer.” 

   Deyip tüm bu hayat yolculuğu içinde ‘kaybettim’ derken bir anda ‘buldum’ diyebeleceğimizi anlatan ve içimize su serpip; herkesin böyle sevilmeyi murad ettiği bir şiir bıraktı havaya. Boğazını temizledi, sesini düzeltmek üzere ve şu dizelerle; damarlarda akan kanın can suyunu yeniden ve yeniden verdi:

Her şey yapılabilir  

Bir beyaz kağıtla  

Uçak örneğin uçurtma mesela  

Altına konulabilir  

Bir ayağı ötekinden kısa olduğu için  

Sallanan bir masanın  

Veya şiir yazılabilir  

Süresi ötekilerden kısa  Bir ömür üzerine.  

Bir beyaz kağıda  

Her şey yazılabilir  

Senin dışında  

Güzelliğine benzetme bulmak zor  Sen iyisi mi sana benzemeye 

çalışan  

Her şeyden  

Bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor  

Belki tabiattadır çaresi  Senin bir çiçeğe bu kadar 

benzemenin  

Ve benim  

Bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim  

Anlarım bitkiden filan  

Ama anlatamam  

Toprağın güneşle konuşmasını  Sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla  

Sen bana ışık ver yeter  

Bende filiz çok  

Köklerim içimde gizlidir  

Gelen giden açan soran bere budak yok  

Bir şiir istersin  

“İçinde benzetmeler olan”  

Kusura bakma sevgilim  Heybemde sana benzeyecek kadar  Güzel bir şey yok  

Uzun bir yoldan gelen  

Tedariksiz katıksız bir yolcuyum  

Yaralı yarasız sevdalardan geçtim  Koynumda bir beyaz kağıt boşluğu  Her şeyi anlattım  

Olan olmayan acıtan sancıtan  

Bilsem ki sana varmak içindi  

Bütün mola sancıları  

Bütün stabilize arkadaşlıklar  

Daha hızlı koşardım  

Severadım gelirdim  

Gözlerinin mercan maviliğine  

Sana bakmak  

Suya bakmaktır  

Sana bakmak  

Bir mucizeyi anlamaktır  

Sağa sola bakmadan yürüdüğüm 

yollar tanıktır  

Aşk sorgusunda şahanem  

Yalnız kelepçeler sanıktır  

Ne yazsam olmuyor  

Çünkü bilenler hatırlar  Hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar  

Bahçıvanlar değil tüccarlardır  

Sen öyle göz  Sen öyle toprak ve güneş ortaklığı  

Sen teninde cennet kayganlığı iken  

Sana şiir yazmak ahmaklıktır  

Bir tek söz kalır  

Dişlerimin arasından  

Ben sana gülüm derim  

Gülün ömrü uzamaya başlar  

Verdiğim bütün sözler  Sende kalsın isterim  

Ben sana gülüm derim  

Gül sana benzediği için ölümsüz  

Yazdığım bütün şiirler  

Sana başlayan bir kitap için önsöz  

Sana bakmak  

Bir beyaz kağıda bakmaktır  

Her şey olmaya hazır  

Sana bakmak  

Suya bakmaktır  

Gördüğün suretten utanmak  

Sana bakmak  

Bütün rastlantıları reddedip  

Bir mucizeyi anlamaktır  

Sana bakmak  

Allah’a inanmaktır… 

     Bu toplantı bu günlük burada sona ermişti. Herkes olduğu, bulunduğu yerden memnun; bir sonraki toplantıyı kararlaştırıyorlardı.

     O esnada bir güvercinka ayaklarına bağlanmış telgrafı getirdi.

Aralarından Cemal çözdü bağını güvercinin. Beyaz güvercin kanatlarını çırpıp havada süzülürken uzaklaştı. Telgraftan gelen yazıdakileri şöyle özetledi Cemal:

          “Mühim işlerinden ötürü, bu toplantımıza; Sezai, Orhan, Melih, Oktay, Nilgün, Sebahattin Abiler ve Ahmet Abiler, Arif, Yusuf, Şükrü, Necati, Halil, Rıfat, Murathan, Lale, Serkan, Ece, Faruk, Didem, Metin, Nihat, Faruk, Sennur ve nice diğer dostlarımız; katılamadıklarını ve bir sonraki toplantıyı dört gözle beklediklerini bildirmişler.”

Posted In ,

Bir Cevap Yazın

Felicetue sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin