Hayat, senin kendine biçtiğin roller mi? Yoksa, kendi yazıyor rolü, bize de gönüllü ya da gönülsüz oynamak mı düşüyor?
Bir arkadaşım bana bir kez:
“‘Keep up to date with fate’ Kaderle uyum içinde olmak. İlk duyduğumda, daha gençken, isyankar yanım çığlıklar atmıştı içimden; “sıçayım böyle düzene diye” de sonra alışmaya çalıştım buna ama genelde beceremedim. Anarşist tarafım hep başroldeydi de pek bir şey geçmedi elime, hayal kırıklığından başka. Olmazı oldurmaya çalışmak; ne acizce bir yandan bakıldığında. Ne büyük bir değersizlik içindedir ki kişi, kendi aynasına baktığında, değeri, anlamı hatta hayatla olan bağını buna bağlamış olsun. Ancak yok olmayı arzu eden biri belki de bu kadar çaresizce imkansızı umar. Umar ki imkansız olan olursa kendinin de yok olma arzusu, her normal fıtrat gibi yeniden normale, var olma güdüsüne dönebilsin.”gibisinden bir şeyler anlatmıştı. Daha kapsamlıydı fikirleri ama benim çıkarımım artı aklımda kaldığı kadarıyla..
Her şeyin geçiciliği insana bir yandan huzur bir yandan da ümitsizlik veriyor. Acılar, ümitsizlikler de geçici ama mutluluk ya da huzur da öyle. Tüm olumlu ve olumsuz haller, duygular, durumlar için geçerli bu. Bir de sonsuzluk var. Çok anlamam o işlerden ama Darwin’ciler ancak kozmosun sonsuzluğundan mı söz eder? Hatta yeni akımlarla onun bile bir sonu vardır diye anti tezini de savunuyorlar mı; o kadar bihaberim.
Gelenekselciler, ruhun ölümsüzlüğünden söz eder. Onların ki daha çok inanç; daha az bilgi, neredeyse hiç kanıt olmamasına rağmen -belki dini ve tarihi bir takım anlatı, mit ya da öğretilerle- yine de inanırlar. Bilmek kanıt ister ama inanmak için kanıta ihtiyaç yoktur. İşine gelene inanır insan genelde. Biz aciz ve eksik yaratıklarız tüm bu var oluşumuzla. Dolayısıyla, kendimizden büyük bir yaratıcıya inanmak zorundalığımız süregelmekte; ‘big bang’den? beri belki de.
İşte o yaratıcıya yüklediğin misyonlar, sıfatlar.. Esma’lara bile baktığında çok olumlu sıfatların yanı sıra çok olumsuz sıfatlar da var. İşimize geldiği gibi mi almalıyız? Kitaplarda anlatılanlara baksan hep korkutucu, cezalandırıcı, Cehennem tasvirleri, hatta kadını bir varlıktan saymamak..; ona direkt hitap etmemek suretiyle, en başta.. Cennnet, Cehennem; aslında kafamızda belki de en çok. Cezalandırıcı bir Tanrı’dan çok, şefkatli ve merhametli, affedici bir Tanrı’ya inanmak da var.
‘Bu Dünya’yı; bunca haksızlığı ‘hiç mi görmüyor; neden çocuklar bombaların altında parçalanıyor; bu nasıl Tanrı?’ deyip isyan ya da inkar etmek de var? Sorgulamadan biat etmek de.. Sorguladığında; bambaşka bir yerden bakıp, farklı bir var oluş haline bürünmek de..
Bilmiyorum. Ruhun ölümsüzlüğü; reakarnasyonla yeniden dirilme diyenler de var, Cennet, Cehennem; mahşer günü dirilme; o zamana kadar uyuma (ruhun—Dünya’dan göçtükten sonra) diyenler de; ruh diye bir şey olmadığına inanlar da var.
Fonksiyonel bir Tanrı mı, cezalandırıcı bir Tanrı mı, koruyucu mu? Ya da ‘kendisi var mı hakkaten?’ diyenlere; “Hayır, yok” diyenler de var.
Kişinin kendi ihtiyaçlarına göre belirleniyor belki içimizde. Hallac-ı Mansur’un idraki “Ene’l-Hak” mevzusu belki.. Aslında hepimiz kendi Tanrı’mızız. Sen kendini nasıl görüyorsan ona uygun bir tavır sergiliyorsun. Neyi hak ettiğine inanıyorsan; Tanrı’nın o özelliklerini uyguluyorsun hayatında kendine, etrafına, hayata.
Ve fakat sonra da kader diyorsun. İşte o kader; izdirari ve ihdirari olmak üzere iki formatta demek ki. Bizim irademizle tecelli eden; diğerinde ise; bizim dışımızda olup biten; kontrolümüz dışı olan.. Ne kadarı kişinin kontrolünde? Sınırlar nerede başlar ve biter? ‘Olduğu kadar, olmadığı kader’deki; ‘dur’ diyeceğimiz yer neresi? Ne kadarı kişiye ait, ne kadarı diğerlerine?.. Sorumlulukların ne kadarı kişiyle ilgili? Her şeyi yüklenen kahraman mı, katil mi, kurban mı?
İlah hepimizi kutsasın. Amin. Amen ve bütün hepsi..
Bir Cevap Yazın