Baştan söyleyeyim; deneme, örgü ve kişiler bağlamında gerçek hayattan ilham alınmış ya da esinlenilmiş olsa da bir çoğu hayal ürünüdür.
Ve yine ikinci bir uyarı olarak; ‘mutluluğu’ -okyanusun derinliklerinde, vurgun yemeyi göze alıp, derinlere dalmakta- her seferinde ‘daha ne kadar dibe inebilirim’ sınır denemesinde bulan ?çatlak?lardan biri değilsen ve yine aynı ‘mutluluğu’ genel geçer, günlük zevklerde arayan, sığ denizlerin kıyılarında; ayakları kuma, taşa ya da yosuna değmeye razı, üç beş kulaç atıp, belki arkadaşını omzuna bindirip, karşı takımla deve güreşi yapan, bundan tatmin olabilen ve çok da anlam arayışı içinde olmayan ?şanslı? çoğunluktan ise bu deneme çok da ilgini çekmeyecektir. Dolayısıyla vakit ayırıp kafa yormanı tavsiye etmem ama yine de sen bilirsin; belki içinde gizli olan derin bir senin ufaktan çıkıp ben de buradayım diyecek kadar da olsa bir nefes alabilmesini garanti edemesem de, mümkün görüyorum. Olasılıklar evreninde her şey mümkün ne de olsa.
Herkes böyle mi, bilmiyorum ama ben ve gördüğüm birkaç kişi biraz dönemsel yaşayan insanlarız. Tıpkı Kul Nesimi’nin dediği gibi ‘kah çıkarız gökyüzüne seyrederiz alemi; kâh ineriz yeryüzüne seyreder alem bizi’ misali aslında bir çoğumuzun dönem dönem kendimizi, hayatı anlamaya meylettiğimiz bence nadir olan dönemlerden birindeyim sanırım.
Nereden baktığına bağlı olarak değiştiğinden mütevellit; ikircikli bir cümle bırakıyorum: Hepimiz için _ne yazık ki -ya da belki de iyi ki- veya başka bir deyişle yaratılıştan mağdur ya da Allah vergisi denen cinsten şanslı olan azınlıklar için_ belki de bir ömür süren bir yolculuk. İşte o nadir kesim belki bir ömür yaşıyor bu yolculuk esnasındaki derinliği arama çabasını ve sürdürebiliyor tekamülünü her an. Kimi duraksamalarla; reklam aralıklı, kimininse belki hiç fırsatı olmuyor ya da kapasitesi dar.
Evet ilk notlar düşüldüğüne göre artık denemeye geçebiliriz.
Keyifli okumalar..
Son zamanlarda çok düşünür oldum sanki çok vaktim varmış ya da daha çok para kazanıp, borçlarımı ödemem gerekmiyormuş gibi; saldım aklımın iplerini ve bu işlere kafa yormaya başladım.
Neyse ki ‘evren’ bir şekilde yardım ediyor, her ikisine de yetişebilmem için. Hem çalışıp, para kazanmaya -kıt kanaat geçinmek için de olsa- hem de bunları düşünüp, yaşamaya ve yazmaya. Belki de o tekamül denilen şeyin içerisinde minicik bir adım atmama.
İlişkiler: Hem insan hem de romantik ilişkiler konusunda bu aralar biraz fazla kafa yoruyorum; uzun bir aradan sonra.
Öncelikle serzenişleri anlatmak istiyorum.
**1 Numara: “Çıkma teklifi geri gelsin”- Sosyal medyada sık sık dönüyor. Biraz o temennilerdeyim. 20 yıl önceki; o her şeyin çok daha saf ve masum olduğu dönemlerde, insanların daha güvenilir olduğu, sözlerin tutulduğu; dolayısıyla da her şeyin çok daha net olduğu dönemleri özleyenlerdenim.
O dönemi yeni nesil için kısaca özet geçeyim: Bir kız, bir oğlan birbirlerinden hoşlandıklarında genelde oğlan kıza gider çıkma teklif ederdi. Kız da gönlü varsa kabul eder, kafe büfe,park, bir yerlerde otururlardı. Genelde kızların babalarına yakalanma korkusuyla kalplerinde hep bir pırpırtı olurdu ama o bile heyecan verirdi. Şimdi bütün duyguların saflığını kaybettiği gibi heyecan duygusu da mesela özünü yitirdi. Artık, dünyanın bu çılgın haliyle, hissedilen şey heyecan mı, korku mu, modern adıyla anksiyete mi ayırt edemez olduk. Çünkü artık hiçbirimiz doğal olarak güvenemiyoruz; kendimize de kimseye de. Ee tabi o korkulan ama asıl misyonu ve gayesi korumak olan babaların çoğu da artık aramızda olmadığından, içimizde ki babayla çok daha kalkanlı durmak zorundayız.
Bir yandan, savunma mekanizmalarımız, kendimize güvenmeye ve suçu başkalarına yansıtmaya meyilli olsa da birkaç özgeci insan aslında hepimizin aynı mayadan olduğunun idrakında ve iğneyi kendine batırıyor önce. Çuvaldız zaten tarihe karışmış. Yani etki-tepki/sebep-sonuç ikililerini kabulde.
İşte o zamanlarda, oğlan kızın elini tutardı ama kız da hep isterdi tutmasını. Heyecanla beklerdi. Sinemada öpüşülürdü falan.. Öpüşmek için sinemaya gidilirdi. Elini omzuna atmak için filan.. Öyle ki; sinema teklifi hınzır bir çapkınlıktı ama herkes de bundan razıydı.
Ve bir şekilde bir şeyler yürümediğinde gençler oturup bir masanın başında karşılıklı ayrılık konuşması yaparlardı. Açıklama yapılırdı. Ama yalan ama gerçek, insan yerine konup izah edilirdi. Karşı tarafta anlardı ya da anlamazdı. Anlamasa da kafa göz yarmadan kabullenirlerdi, acı çekilirdi belki ama ne için çekildiği belli olan acılar..Terk edilen, belki de en çok kendini suçlardı. Kendinde olmayan kusurlar uydurur ya da minicik kusurlarını dürbünle görürdü belki. Her ne olursa olsun çok daha yüreğe ve masumiyete hitap eder şekilde yaşanırdı aşklar, ilişkiler, sevgiler, flörtler; artık adına her ne diyorsanız.
Hatta ondan da 20-30-50 yıl öncesinde belki çok daha masumdu. Ali Desiderolar vardı. Attila İlhanlar vardı. Beyoğlu’ndaki üç beş müstesna mekandan birinde; masada saatlerce oturup şiirler yazan, gelen gecenin götüne başına değil de tayyörüne döpyesine bakıp beğenen adamlar..Belki, Üsküdar’a gider iken şemsiyesini sallayan bir yandan da beğendiği adamın mendilini alması için yanlışlıkla düşürmüş gibi yapan kadınlar..
Oysa şimdi öyle şeyler yaşadık, öğrendik, gördük ki maalesef umudumuzu kaybettik saf ve masum olan şeylere. Şimdilerde
**2 Numara: Love bombing
**3 Numara: Ghosting
**4 Numara: Bread Crumbing
**5 Numara: Gaslighting (algı yönetimini çakalca kendi çıkarı için kullanma)
terimleri türedi. Sağ olsun sosyal medya hepimizi anında haberdar ediyor her şeyden. Sonra biz de diyoruz ki: “hakikaten benim yaşadığımı başkaları da yaşıyormuş” bencilce belki de mutlu oluyoruz başkalarının acısından; en azından bu haksızlıkları veya enayilenmelikleri sadece yaşayan biz olmadığımız için. İçimize biraz su serpiliyor.
Mesela;
-Nasılsın? dendiğinde;
Havalı görünme derdi olmayanlar;
-İyi. Çakallarla dans. Yemliyorum, yemleniyorum. Bomba gibi aşklar patlıyor tepemde, konfetiler dökülüyor başımdan. Sonra bir de bakıyorum ki hayaletmiş.
Diyor.
Sonra başka bir sürü şey var.
Mesela;
Bağlanma stilleri:
**6 Numara:Kaygılı bağlanan
**7 Numara: Kaçıngan bağlanan
Kendimizi bir yerlere oturtmaya çalışıyoruz. Bir bağlanan öbür türe daha çok meylediyormuş ama
**8 Numara:Toksik ilişikiye yatkın oluyormuş bu ilişki şekli. Halbuki denmiyor ki kişiler toksik; dolayısıyla kurdukları ilişiki de toksik oluyor. İşte onun toksitisitesi diğerininkini tetikliyormuş. ‘Trigger’lar filan havalarda uçuşuyor. Birine sorsan ağzına sıçılmış, acı çekiyor; baba yarası tetiklenmiş; öbürüne baksan, bunalmış, boğulmuş, alan istiyormuş; ana yarası tetiklenmiş.. Anasından emdiği ya da emmediği süt burnundan gelmiş ya da gelmemiş. Belki hiç emzirmeyecek birini ya da emziren birini bulmuş almış ama aradığı o da değilmiş.
Halbuki, geçmişi bir yana bırakıp, anı yaşasak; geleceğe de yatırım yaparak. Geçmiş sadece, alınması gereken dersler vermiş ve bizleri başarıyla mezun etmiş bir öğretmen olsa.. Geçmişin eski püskü giysilerini; her an elindeki kalemi kıracak olan ve dik yakalı cübbesiyle, kaşlarını çatıp, ipini/ipimizi her an çekmeye hazır bir yargıç edasıyla; yine diğer bir hakime giydirmeye çalışmasak.
Bir takım durumları, ontolojik tanımlamalar ve betimlemeler üzerinden anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyoruz. Kendimizi de başkalarını da bir kalıba sığdırmaya çalışıyoruz. Neden? Çünkü böylesi genellemeler hep daha az zaman alır, daha az enerji gerektirir, kestirme yoldur. Amerika’yı baştan keşfetmeye gerek yoktur. Peki ya, keşfedeceğin Amerika değilse? Ya, su 100 derecede kaynar ve elini yakar ama senin tencerendeki kaynayan su değilse ve 2000 derecede kaynıyorsa? Çilek çillidir, Çiğdem de çillidir. O zaman Çiğdem çilektir gibi bir genelleme yanılsaması içindeysen?
Modernite bize bunu yaptı işte. Nedir bunun çaresi? Hep geçmişi özleyip, o günlerin geri gelmesini çaresizce ummak mı yoksa becerebiliyorsan modern insan olup günümüzün gerektirdiği gibi yaşayıp gitmek mi?
Kadın erkek ayrımı yapmadan düşünmek ve yazmak istiyorum. Tespitlerimin bazıları kadınların çoğunluğu; bazıları da erkeklerin çoğunluğu için olsa da; aslında bir çoğumuz için. Yani her iki cinsiyet -hatta üçüncü cinsiyetler- için de geçerli. (Burada geleneksele kapılıp, üçüncü cinsiyeti sonradan eklediğim için özür diliyorum; el, dil alışkanlığı. Cehaletimin mazur görülmesini dileyip, affınıza sığınıyorum.) En nihayetinde, insan insan işte. Kadını, erkeği, eşcinseli yok. Kaldı ki, üçüncü cinsiyet için bu toplumda, bu kadar homofobiğin arasında yaşıyor olmak bile yeterince zorken; onlara ekstra ekstra güç ve şans diliyorum.
Yani her cinsiyet için zorluklar var. Mesela erkeklerin performans kaygısı; kadınların bir yandan ayakları üzerinde durma öğretilmişlikleri neticesinde, hem çalışıp hem de ev işlerini yürütmek zorunda oluşları. Erkeklerin fıtratları gereği dışarıda avlanıp, eve getirdikleri aslan etini bir kahraman edasıyla sunarken ve haklı olarak genetiğine uygun bir şekilde onaylanma ve takdir bekleyişindeyken artık eve geldiğinde zaten kendi gibi çalışıp, yorulmus bir kadının yine o da haklı olarak:
-Ben de yoruldum. Gelip, çamaşırları da yıkadım, çocuğun yemeğini yedirip, ödevini bile yaptırdım. Sen ne yaptın? Sadece dışarıda çalışıp, yoruldun. Bu aslanı mı vurabildin? Ben kadın başımla, buffalo avladım. Şimdi de ayağını uzatıp elinde kumandayla kanal değiştiriyorsun ve sonra da mağaramızın duvarlarına hobisel saçma figürler çiziyorsun, anlamsız anlamsız. Nerede ilgi, nerede sevgi?
diye hayıflanır. Erkeklerin tabiriyle ‘dır dır’ eden kadınlar, pek de haklı olarak.
Tüm bu gerilim ve çatışma içinde; bir yandan büyümeye çalışıp, bir yandan hayatı anlamaya çalışan ve bir yandan da üçüncü ebeveyni olan annesiyle babasının arasındaki ilişkinin çatlaklarını görerek büyüyen çocuklar.
Flörtleşmeler ya da ilişkilere gelecek olursak; herkesin kafası karışık, herkes kolaylıkla vazgeçebiliyor. Hemen vazgeçmeyip direnenlerin, kıymet bilmeye çalışanların adı da artık obsesif olmuş. (Zarar vermeden çabalayanlardan bahsediyorum) Modern psikoloji bile bunu tedavi etmeye çalışıyor. Kaan Boşnak mesela; ‘Plasebo yutturmaya çalışıyor bana depresif doktor’ diyor.
Ben şimdi bu ‘ghosting’, ‘lovebombing’, vırt zırt mevzularını çok hafife alıyormuş gibi anlatıyorum ama bir çoğumuzun ne kadar çok bu konuda canının yandığının, kıt (öz)güvenimizin iyice tüketildiğinin farkında olmadığım zannedilmesin ki; o ayrı bir mevzu sadece yumuşatmak için değil ama biraz da olsa madalyonun diğer yüzünü de anlamaya çalışarak yazmaya çabaladım. Neden-sonuç ilişkisi, her sonuç bir sebebten türer bakış açısıyla bakmaya çalışarak, naçizane.
İşte dediğim gibi; mesela, yeni nesil ilişkilerde, herkesin mutlaka bir alternatifi var. Bir şeylerin ne başladığı belli, ne bittiği.. ne yaşandığı hatta bir şeylerin olup olmadığı bile muamma. Her şey havada kalıyor. Kim bilir, belki de milyonlarca olasılık içerisinde boğulmuş insanlar artık bir şeyleri sadeleştirmek için bu dünyada sadece iki tür insan var; vicdanlılar ve vicdansızlar diye olayı sadeleştirmeye çalışıyorlar ve gayet de haklılar belki.
Vicdan mesela; tamamen ayrı bir yazının konusu olabilecekken sadece şu kadar bahsedebilirim düşüncelerimden şimdilik. Vicdan bir insanın en başta kendi işine yaramıyorsa çok da olması gereken bir şey değildir, olmamalıdır. Artık bu dönemde ben ve sen olmamızı salık veren modern sosyoloji, bireyselliği savunan psikolojik ekollerimiz ile önce Can sonra Canan mevzusuna bağlanıyor. Kadim bilgi güzel şey 🙂
Artık bizim ve toplumun çok da önemli olmayıp, herkesin kendini, kendi alanını koruması salık veriliyor ki bakıldığında aslında bir çok zaman insanın kendini koruması için gereken en doğru yol bu gibi görünüyor. Globalde de öyle değil mi? Sorsan hepimiz dünyalıyız, hümanistiz ama bir savaş çıksa hepimiz milliyetçiyiz ve olmalıyız da zaten. (Gemiyi terk eden fareler; sözümden istisna) Vicdan aslında insanın en çok kendine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmamak adına takındığı bir tavır gibi. Kiminde sıfır empati, kimi skalanın değişik yerlerine konumlanmış, kimiyse adeta kopyala yapıştır derecesinde empat olmuş; kendiliksizleşircesine. Özetle; kiminde az var, kiminde çok, kiminde hiç yok ama çokca olan için bile konuşacak olduğumuzda; insan her halükarda kendi için en başta vicdan mekanizmasını çalıştırıyor. (Yine söz, meclisteki, bencil ve egoları şişik sikkolardan dışarı) Olması gerektiği kadar bir bencillik, kastım.
**9 Numara: Narsistler: Onları zaten hepimiz tanıyoruz ve kendimizce teşhis koymaya da pek meraklıyız.
Ve toplum; böyle 1 1 1 bireyselci insanlardan oluşan toplum. Roller, kimlikler karışıyor, dağılıyor. Sorumluluklar genelde ‘!zayıf!’ olanın omzuna bindiriliyor
Belki de çözüm geçmişin yanlışlarını yenilemeden sadece doğrularını günümüze uyarlamak olabilir. Farz-ı misal; mahalle kültüründe insanların sürekli birbirlerinin dedikodularını yapıp, hayatlarına musallat olurcasına gözlerini birbirlerinin yaşantısına diktiği kısımlarını atıp; birbirlerine destek oldukları, kapıların bile kilitlenmeden hatta açık bırakılarak uyanabilecek kadar insanların birbirine güvendiği; ‘biz çocuğumla arkadaş gibiyiz’ kafasında değil de; ananın ana, babanın baba, evladın evlat, kardeşin kardeş olduğu.. Arkadaşın arkanı kollayan kişi olduğu, kısımlar entegre edilebilir. Mahalleye dışarıdan dadanan delikanlıları;
-Bizim mahalleye niye geldin? Burası bizim çöplüğümüz. Bacıma mı baktın? Keserim kulağını. Bas git yoluna.
Tadında bir bıçkın delikanlının, mahallenin genç kızlarını korumak için ahlak polisliği yapmak kaydıyla, ezik egosunu onarmaya çalışması dalını budayıp; mahallesini ve mahallesi’ndeki kızları da insanları da boğmadan, kısıtlamadan, özgürlüklerini ellerinden almadan sadece koruyan delikanlılara, sanatçılara, bakkallara, ustalara, terzilere, öğretmenlere, doktorlara, çöpçülere; vatandaşlara dönüştürebiliriz mesela. (Belki rüyalarda gerçi ancak.. Kanatlarini kırmadan, onlara uçma özgürlüğü sağlayan ve uçma kabiliyetlerini gösterip onlara uçmayı öğreten ama bir yandan da onları gerektiği kadar koruyabilen yakınlar, insanlar olabiliriz.
Mesela yeni nesil aşklara geri dönecek olursak; benim gördüğüm bırak kimyasal bir aşk tepkimesi olmayı birçok ‘ilişki’ (artık buna da yeni bir isim bulmalıyız çünkü bu türü benim dağarcığımdaki hiçbir sözcük tam olarak karşılamıyor) belki biraz ‘takılmak’ tadında.. ‘Situationship?’
**10 Numara: Fuckbody
**11 Numara: Friends for Benefits (FFB) (bu daha kapsamlısıymış 8 numaranın 🙂 ?
Elbette, olması gereken akışına bırakıp, karşıyı tanımak ve olur ya da olmaz karar vermek. Lakin, işte o ‘olmaz’ dediğin yer çok önemli belki de.
Yeşilçam filmlerinde esas oğlan, esas kızın babasına “Niyetim ciddi beybaba. Ben kızınızı seviyorum. İzdivacına talibim” filan derdi ya hani; işte niyet mevzusu belki de. Kimin niyeti, kimin kısmeti, kim,kim? O bile belli değil sanki artık. Adeta kendi niyetimizden bile bihaberiz sanki. Kendimizi mi kandırıyoruz, birbirimizi belli değil.
‘Yastık değiştirmekle baht değişmez’ derdi büyüklerimiz. Bunu ilişkilere de uyarlayabiliriz. Bir insan gerçekten kendinin ne olduğunu, ne istediğini bilmiyorsa, kendini kabullenmemişse, anlayamamışsa hep aynı kısır döngüye giriyor ve farklı farklı yüzlerde ya da bedenlerde habire, aslında, kendini arıyor. Heyhat sonuç genelde hüsran oluyor.
Kimi, kendi yalnızlığına babalık yapamayan; aşk adı altında gelen bir üvey anne tarafından öldürülür felsefesini benimseyip; Külkedisinden yola çıkıyor ve bugünün yeni nesil Cindrella’ları olarak yalnızlığa direniyor. Bir de kaçıp giderken ‘sen daha iyilerine layıksın’ diye geveleyenler var; o da ayrı komik geliyor. Kimi zaten, kaçak dövüşmeyi sevenler kulübü üyeleri. Kimisi, biraz vurkaçcı, biraz ‘hain, çiyansı, puşt zulası; cigaradan yanıp, alın öpüyorlar’• güya. Artık kendiyle olan bağını bile kesmiş acınası arkadaşların dışında; bir de sevmeyi ve değerini bilenler var gibi ama onlar da korkup kaçıyor bir şekilde ama hiç farkında değil muhtemelen kendinden kaçtığının. Ezikler, looserlar, kahramanlar, kurbanlar, katiller; ne bileyim çok tür var bu alemde, ey dostlar 🙂
***Önemli Ara Not: Asla ‘siz’ diliyle yazmıyorum; özellikle vurgulamak isterim. Tamamen biz diliyle… Bahsettiklerim, üç aşağı beş yukarı, ben de dahil olmak üzere, hepimizde var. Benim şahsi tecrübe, gözlem ya da duyumlarımın paylaşımı, naçizane. Ondan mütevellit; asla yargı değil, haşa haddime de değil. Sadece kadrimce bir karalama.
**12 Numara: Prenses erkek: Yukarıda da bahsettiğim; ne yapacağını şaşırmış; genetiği de’ fıtratı da, misyonu da, zor koşullarda elde ettiği avı ailesine sunmak olan tür: erkek. Evrim mi geçirdi, devrim mi? Reform yapalım derken, irtica mı ettik acaba? Maskülen kadınlar olur da feminen -pardon metroseksüel mi demeliydim?- erkek olmaz mı?
Kadının yapamadığı şeyi yaptığı için hayranlık duyulan erkekler; artık eve geldiklerinde, zaten gerekli teçhizatı sağlayıp eve getirmiş olan kadınların doğal olarak serzenişleriyle kendilerini işe yaramaz hissediyorlar. Onlar da bilmiyorlar ki aslında ne yapacaklarını. Yeni bir misyon getirilmesi gerekiyor belki de. Bence, onlar da memnun değiller bu durumdan ve belki de umulan, sorumlulukları üstünden atıp prenses erkek olmak değil; yeni başarılar elde etmek ve karşıda yeni hayranlıklar uyandıracak kabiliyetleri hayata geçirebilmek. Ama ne yazık ki işte bu durumda biz kolaycı insanoğlu; en azından kendi erkeksi egosunu tatmin için; yeni hatunlarla daha fazla skor kazanma hevesine giriyor. Sonuç; hayal kırıklığı, güvensizlik, tükenmişlik, umutların yitimi. Erkek fıtratındaki avlanmak kadar, spermlerini doğada daha fazla kadına bırakmak usulüyle yayılmacı bir yaradılışları olduğu gerçeğini yadsımıyorum. Ancak bence artık tek eşliliğin önemini de’ gerekliliğini de anlamış ve özümsemiş durumdayız. En azından hakkıyla kazanan biz orta direkler. Tek bir insansan, tek bir insan istersin.
Herkesin kafası karışık. Hiç kimse ne istediğini tam olarak bilmiyor çünkü kendini bilmiyor. Çünkü modern dünya sürekli kafamızı karıştırıyor; çünkü bildiklerimiz, öğrendiklerimiz -tıpkı çok güzel ama vicdanlı bir kadının güzelliğini kendine silah olarak doğrultması gibi- bu yeni dünyada edindiğimiz tecrübeleri hep kendimize silah olarak doğrultmamıza sebep oluyor. Kendi kalbimize, kendimiz kesikler atıyoruz; o karman çorman zihinlerimizle. Bazen keşke sadece içgüdülerimizle yaşayabilme hakkımız olsa diyorum. O zaman belki her şey çok daha iyi olur. Yanımıza da birkaç gerekli erdem alırız; temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak kadar; içgüdümüzle devam ederiz. İşte o zaman bir hayvanın sadece karnını doyuracağı kadar avlanması gibi; insan da sadece kendine yetecek kadar tüketir kaynakları.
Maatteessüf; zulalamaya, sotelemeye, biriktirmeye, saklamaya, gizlemeye, kışa katık yapmaya alıştık ve belledik. Aslında çoğunlukla da doğa öğretti bize bunları. Ağustos böceği değil de, karınca olmanın erdemini. En azından temel ihtiyaçlar açısından. Daha üst basamaklardaki sevgi, güven, ait ve sahip olmak ve hatta kendini gerçekleştirebilmek basamaklarına gelecek olursak; ne yazık ki ihtiyacımızdan çok daha fazlasını talep ediyoruz, aç gözlü bir tavırla. Çünkü alıştığımız düzen sotelemek, biriktirmek, yedekte tutmak, stepne yapmak. Ne olur ne olmaz. Bu da bir yerde dursun deyip hiç kullanmayacağımız bir eşyayı yıllarca saklayıp onu da kendimizi de hapsetmek. Ve tabi en önemlisi o gözü doymaz egomuz en büyük etmen. Zaten modern toplumda, partnerler de kıymet bilmezken; herkes senin sırtına binmiş, deh atım deh derken; bilmem kim hanımlar Antartika’ya tatile gitmiş; biz gidemiyoruz ya da bilmem kimin sevgilisi ona Hawaii’de evlilik teklif etmiş; ben değersiz miyim? Bana neden edilmiyor, deyip kırbacı şaklatırken.. Bilmem kimin karısı, kocasının ailesiyle birlikte oturmayı kabul etmiş; sen anamı bayramda bile ziyaret etmiyorsun deyip dudak büküp, küsen, kısan triballer varken ve enfeksiyonlarını da her yere bulaştırırken; kasmanın, değer bilmenin de ne faydası var ki? demiyor da değil; hani insan. Yani herkes kendince haklı.
Halbuki bilen bilir: İnsan kendi çıkarını hiçe sayarcasına değil ama kendini garantiye aldıktan sonra başkaları için yaşamayı tercih ettiğinde ve yaşadığında mutlu olur. ‘Doğada kendi için yaşayan ağaç, kendi için akan su yoktur’ timsalindeki gibi.. onlar hep birilerine, bir şeylere; yani hayata hizmet ederler. Ağaç da su da; elbette mevcut bir var oluş üzerindeyken, varlığı ya da daha doğrusu edebilecekleri o kadar çoktur ki; kendinden aşkın bir varoluşa dönüşür. Ki bence insan da böyle olabilir ve olmalı ve olduğu zaman mutlu olabilir. Freud buna ego süperego diyor ya hani. Hepimize sağlıklı egolar ve sağlıklı süper egolar diliyorum.
‘Diliyorum’ deyince yazının sonuna geldik sanmayın. Sizi biraz daha sıkacağım. İşte geçmiş ilişkiler şimdiki ilişkiler arasındaki farklardan bahsederken konu nerelere geldi.
Geçmişe duyulan özlemler, geçmişi bugüne taşımaya heves etmiş birkaç hopeless romantik, birkaç loser ezik, birkaç kahraman.. Ki kahramanlar sonunda mutlaka ölürler…
Belki de tek mesele korku ve onun panzehiri; sevgi. Korkunun zıttı cesaret dense de; o cesareti gösterebilmek sevgiden geçiyor. O yürek; bence herkeste, hepimizde var ama bazen o kadar derinlere gömmüş oluyoruz ki; hiç karşılaşamıyoruz bile onunla. Bazen severek bazen de belki canımızı yakarak da olsa; birileri onu ortaya çıkarmamıza yardımcı oluyor; belki bizzat hayatın kendisi yapıyor bunu. Ama maalesef bazen de birilerinin sevgisi, birilerine yetmiyor. O içindeki korkuyu, sevgiyle iyileştirmeye.. Mesela en çok kaybetme korkusu. Hepimiz içimizdeki o karanlık yüzümüzü, kendimize bile itiraf edemezken; nasıl olur da maskelerimizi bir yana bırakıp, çırılçıplak kalmak suretiyle, bize hayranlık duymasını murad ettiğimiz kişinin karşısında soyunup, bütün zayıflığımızı, acizliğimizi ve karanlığımızı göstermeye cüret edebiliriz ki? Sonucun muhtemelen!? bizce; hayranlık duymasını beklediğimiz kişinin -aa bu muymuş? bu çirkinmiş, karanlıkmış deyip; bizi öylece bırakıp çekip gitmesi olacağına inanarak. Önyargılarımız ve öğrenilmiş bile değil kulaktan duyma çaresizliğimizle, kendimizi yalan bir koruma kalkanı adı altında hiç özgürleşmeye açılamayacak bir hapishaneye tıkıştırmak.. Hal böyleyken nasıl savunmasızlığımızla, tek başımıza kalma riskini göze alabiliriz? İşte belki de bunu göze aldığında; insan kahraman oluyor. Ölüyor, kahramanlığın fıtratı gereği. Fakat tarihe kahraman olarak geçiyor. Ve bu tarih, tarih kitaplarının yazdığı değil; kendi bireysel tarihimiz oluyor. O, pısırık, kaybetmekten ya da hata yapmaktan korktuğu için hiç yaşamayan insan ölüyor ve yerine çok daha cesur ve sevgi dolu bir insan doğuyor. Tam ve gerçek bir insan. Belki de aşkın dönüştürücü gücü böyle bir şeydir. İnsan(lar) kendilerini ve birbirlerini böyle tamamlayıp, dönüştürüyorlardır. Jung, bildiğim kadarıyla en azından; bundan bahseder.
Ama bunca sözde güzellik, cici bici varken bu dünyada niye risk alıp da kahraman olup ölelim ki? Günümüzü gün etmek varken. Fakat sonra kimse şikayet etmesin ; yalancı mutlulukların, geçici heveslerin, emeksiz yemeklerin sıkıcılığından anlamsızlığından, tatsızlığından. Ölmeyi göze almaya cesaret etmeden, kolay olan yolu seçtiğimiz için sonrasında ‘makinalarız, otomatik pilot’ filan demeyelim yani. Her şeyin bir bedeli var sonuçta.
Ayrıca şöyle de bir gerçek var; olumsuz cevap senaryosunu anlattım. Bir de olumlu cevap resmi çizelim şuraya: Aslında belki de risk alıp, gerçek yüzümüzü, karanlığımızı gösterdiğimizde hayranlık duymasını umduğumuz kişiyi kaybetmekten korkarken; belki de o kişinin maskeden çok asıl özümüzü seveceğini ve onun da aradığının bu olduğunu anlamasından da mahrum bırakıyoruz, o insanı. Kim bilir, belki o kişi de hep ‘maviyi seviyorum’ derken aslında sen de gördüğü yeşille özünde asıl yeşili sevdiğini idrak edecektir veya salt sen yeşilsin diye en sevdiği renk artık yeşil olacaktır. Ne önemi var ki sıralamanın. İşte kendimizi de sevdiklerimizi de korkunun esaretiyle gerçekleri görmekten, göstermekten alıkoymamalıyız. En kötü ihtimalle, o arzu ettiğin kişi gider ya da ‘çakma karizma’n çizilir ama sen asıl sana kavuşursun. Tabi artık asıl sen de o arzu ettiğin kişiyi hala arzu ediyor olursan. Pek sanmam 🙂 Yani her halükarda win-win. Deal 🙂
Yine yeni nesil aşklara dönecek olursak mesela herkes merak ediyor. Aşk zaten -yani kimyasal olan- bir yanılsama değil mi? Güzel bulduğun bir bahçeyi görmek istiyorsun; içine giriyorsun, ağaçları seyrediyorsun, bakıyorsun dokunuyorsun, meyvelerinden koparıyorsun. Ya da birilerinin kalesinden tırmanıp, o çok iyi koruduğu surlarından geçiyorsun, oyukluyorsun belki; sur davarlarından birkaç taşı aşağı atıyorsun. sonra da: ‘Bu muymuş deyip, burun kıvırıp gidiyorsun. Amaç skor elde etmek, amaç hedefi vurmak, amaç kendini ispat etmek ise eğer tabi. Çünkü, hepimizin kendini en başta kendine ispat etmeye ihtiyacı var. Ne yazık ki bir çoğumuz da; hiç arkamızı düşünmüyoruz. Tuvalete gidip, sifonu bile çekmeyen insanlar gibi.. Pek çoğumuz istemeden de olsa, bencilce; tozlu, çamurlu botlarımızla; anamızdan, babamızdan, eskimizden alamadıgımız hıncı alırcasına giriyoruz birilerinin bahçesine. Kalbinde tepiniyor; çamurlu botlarımızla her yeri boklayıp, onu o halde bırakıp, çekip gidiyoruz. Çekip giderken de muhtemelen yine çok korkuyoruz. O kadar çok korkuyoruz ki ve bir yandan da o kadar kendimize yakıştıramıyoruz ki o korkuyu; korku bize adeta bir acziyet olarak görünüyor. Ona buna bok atıyoruz. Yok aradığım o değilmiş de, bilmem ne. Hepimiz ne çok insan tanımışız da ne istediğimizi çok iyi biliyormuşuz gibi. Tabi bu söylediklerim gerçekten sevgi varken, bir şeylerin en başta zihnimizde ve sonra kalbimizde çarptırılması suretiyle yamuklaştırılması. Yani un ve su; sevgi, ancak hamuru yoğuran korku ise. Tabi ki insanlar bir ilişki içinde farklı bir yerlerde fark edebilirler sevginin bittiğini ya da hoşlanmadıkları şeyleri. O başka. Ama işte bu bile anlatılmalı. Karşı taraf binbir olasılıkla kirletilmiş hissettirilerek kalbini; çamurlu bot lekelerini kendi başına temizlemeye mecbur bırakılmamalı.
Benim bahsettiğim çarpıtılmış korkuyla bir şeylerin hakkını verememek ya da sevginin gücünü fark edemeden hatta ondan dehşete kapılarak; gözünün üstünde kaş olmasını bahane ederek sıvışan insanlar ve korkunun doğru tanımlanması ve kabulü. Oysa korkuyu sadece dönüştürücü bir güç olarak alıp işleyebilsek keşke. İşte genelde, kabullemiyoruz ve kendimizi yine kandırıyoruz bu değilmiş diye. Halbuki ne diyordu büyüklerimiz: “Yastık değiştirmekle baht değişmez” derken belki de bunu kastediyorlardı. Yani bu kafada olduğumuz sürece bence bütün dünyayı da tanısak bütün dünyadaki insanlarla sevgili de olsak, arkadaş da olsak bu kısır döngü böyle devam eder.
Yine dilek ve temennilerle kapanışa geldik. Hepimize sevgi, sevgi ve yine sevgi diliyorum; en saf ayarlısından.
•Ahmed Arif-Ay Karanlık
Bir Cevap Yazın