Dışarıdan bakıldığında bir kadın, bir erkek oturmuşlar bir masada. İçine baktığında kadın biraz yaralı, biraz -katil bir çocuk; çocuktan katil olursa tabi- bir yanı 100 yaşında yaşlı bir nine; bir yanı yeni şeyler keşfetmeye hazır tam bir kadın. Adama baksan çok yaralı bir çocuk ve yarasını mecburen öyle bir yere gömmüş ki, özündeki duygusallığı alaycılık ya da eleştirilerle ört bas etmeye çalışmış, bir yanı inkar edip yüzleşmediklerinden ötürü kendi isteklerine mülteci hatalar yaptırmış. Bir yanı buna öfkeli. Yüzleşemedikleri karşısına çıkmış kimi zaman ve fakat bir tarafı veremediği ya da vermek istemediği taleplere hayır diyememiş. Bir yanı çok güçlü, kocaman bir adam; baba gibi baba. Bir yanı kopuk, savrulmuş. Ne çok kişi var aslında masada.
Sonra, kafaları biraz dağılınca mutlu olurlar, kendileri olurlar; içlerinden geldiği gibi. Bütün o kalabalık dağılır. Bir tek kendiler kalırlar, dans ederler. Kadın sevdiğini söyler, adam söyleyemez. Sadece bağrına basar. Belki de gerçekten gerçek gibi sevdiği için söyleyememiştir; kim bilir? Şu hayatta kim katil, kim mağdur; genelde pek belli olmuyor. Mamafih kadın biraz fevridir, hissettiğini hissettiği anda söylemezse içinde bozulur duygular, buzluğa atmayı pek sevmez yani ama adam o “seni seviyorum” un içini bir Mecnun kadar doldurabiliyor olmayı bekler söylemek için.
Hakikaten sevgi neydi, aşk neydi? Tükettiğimiz bir şey değil aslında; çekip gitmek istesek de sabrederek, savaşarak kalmaktı kimi zaman yani sevgi emekti, mücadeleydi ama bazen de sadece gitmekti. Gidebilmeyi bilmekti.
İşte genelde böyle. Bir masada iki kişi oturuyor ama aslında 25 kişi oturuyor. Bölünmüş paramparça…Ne mutlu bütünleşmiş insanlara. Selam olsun buradan onlara. Kırık dökük hayatlar, kırık dökük bir iç dünyası. Birbirimizle tamamlanıyoruz, iyileşiyoruz ama devamı gelmiyor çoğunlukla. Çünkü insanı kendisi yapan, kendi için bildikleri, öğrendikleri, geçmişte feyz aldıkları değil de, karşısındakinin aynasında gördüğü kendi silüetiymiş, ondan uğraşıyor belki o kendi bildiği kendini daha sağlıklı ve net olduğuna inandığı aynada biraz daha görebilmek için. Lakin artık aynalar karmaşıklaşıyor adeta bir lunaparktaki yamuksal aynalar salonuna dönüşüyor. Belki de böyle olması gerekiyordur. Belki de o bilirkişi yanılmıştır. İnsan kendi karanlığıyla yüzleşmek ve dönüşebilmek için başkasının aynası değil de kendi bozuk aynasını tamir yoluna girmelidir.
Adamın söyleyecek çok şeyi var aslında da susuyor. Hep susuyor. O sustukça kadın kanıyor. Kadın, o sustukça onun bıraktığı boşlukları hep kendi bavulundaki çirkin, kokuşmuş, tarihi geçmiş yanıtlarla cevaplamak zorunda kalıyor. Adam daha çok üzülüyor bu sefer. Ben sebep oluyorum diye; ben sevmeyi, bağlanmayı beceremiyorum diye. Halbuki kadının ki bağlanmak mı, bağımlı olmak mı, tutunmaya çalışmak mı; tartışılır. Kadın da kendi içinde çok büyük savaşlar veriyor; adam da. Şimdi, aşk bunun neresinde? Aşk; hem var hem yok. Varlık da yok, yoklukta var, belki de. Bütünleşmiş mutlu insanlar olabilmek dileğiyle.
Bir Cevap Yazın