Kadın–erkek ilişkileri söz konusu olduğunda tartışma hep aynı noktaya saplanıyor.
Teoride eşitlikten söz ediliyor, pratikte ise sorumluluk en çok düşünenin, en çok tartanın, en çok geri çekilenin üzerine bırakılıyor.
“Arkadaşlık olmaz” deniyor.
Ateşle barut benzetmesi dolaşıma sokuluyor.
Ama nedense kimse şunu sormuyor:
Patlama neden hep aynı bedende gerçekleşiyor?
Birinin duygulanması,
birinin beklenti geliştirmesi,
birinin davranışlara fazladan anlam yüklemesi…
Bunlar tekil deneyimlerdir.
Kolektif bir suç yaratmaz.
Karşı tarafa otomatik olarak devredilemez.
Bir zamanlar bunu biliyorduk.
Bu kadar karmaşık değildi.
Bu kadar suçlayıcı hiç değildi.
Sonra daha sessiz bir ahlak dili yerleşti hayatımıza.
Bağırmayan ama sürekli imada bulunan.
“Biraz daha dikkatli olmalıydın.”
“Yanlış anlaşıldıysa senin de payın vardır.”
“Böyle davranmasaydın…”
Davranışlara yüklenen anlamlar,
çoğu zaman davranıştan çok
bakanın ihtiyacıyla ilgilidir.
Bir bakış çağrı sayılabiliyor.
Bir nezaket, davet.
Sıradan bir temas, örtük bir sözleşme gibi okunabiliyor.
Ama anlam atfetme,
karşıdakinin iç dünyasında şekillenen bir süreçtir.
Bu sürecin sorumluluğu,
başkasının omzuna bırakılamaz.
Kimsenin duygusal boşluğu,
başkasının sınırlarını esnetme hakkı doğurmaz.
Kimse, kendi arzusunu
başkasının varoluş biçiminden türetemez.
Uzun süre empati yüceltildi.
Herkesi anlamak, her durumu tolere etmek
bir tür ahlaki üstünlük gibi sunuldu.
Oysa sürekli empati yapan,
bir noktadan sonra kendini askıya alır.
İnsan, başkalarının olası niyetlerini hesaplarken
kendi sınırlarını belirsizleştirir.
Ve hayat yavaş yavaş daralır.
İlişkilerle birlikte beden de daralır,
ses de, hareket de.
Görünmemek olgunluk sanılır.
Geri çekilmek erdem.
Sessizlik bir tür temizlik gibi sunulur.
Oysa bu bir arınma değildir.
Bu, kendini silmektir.
Zamanla içimizde tanıdık bir ses kalır.
Yargılayan.
Ölçen.
Ceza kesmeye hazır.
Bu ses bazen bir baba olur,
bazen toplumun içselleştirilmiş bakışı,
bazen de uzun yıllar boyunca devralınmış bir disiplin.
Korku azalır.
Öfke de.
Geriye yalnızca derin bir yorgunluk kalır.
Ve tam orada, sade bir cümleye ihtiyaç vardır:
Bu bana ait değil.
Bu cümle savunma değildir.
Bu bir sınır beyanıdır.
Kimseyi kaybetmemek uğruna
kendinden vazgeçmek
bir erdem değildir.
Yalnız kalmamak adına
kendini daraltmak
bir olgunluk göstergesi hiç değildir.
İnsan korktukça yalnızlaşır.
Sustukça eksilir.
Birkaç sahici bağ yeterlidir.
Geri kalan kalabalık,
yalnızlığın başka bir formudur.
Herkes her şeyi bilmek zorunda değil.
Herkes anlamak zorunda hiç değil.
Anlamayanlara kendini açıklamak
bir borç değildir.
Bazı şeyler anlatılmaz.
Bazı kırılmalar paylaşılmaz.
Bazı sınırlar ilan edilmez;
yalnızca yaşanır.
Bu bir geri çekilme değil.
Bu bir saflaşmadır.
Bu bir kapanma değil.
Bu, insanın kendine geri dönmesidir.
Ne kimse kimsenin beklentisi olmalı
Ne de kimse kimsenin yükü.
Sevdiklerimizin yükünü sırtlanabiliriz, anlayabiliriz ama karşı tarafın da en azından özerkliğimize saygı duyması şartıyla.
Yorum bırakın